ŞEHİR YAŞAM PORTALI
Bir yol hikayesi...

Seyyahların Gözüyle Osmancık

Osmancık’ın birçok seyahatnameye konu olduğu bilinmekte. Seyahatnamelerde Osmancık’a dair coğrafi, tarihi, gelenek ve görenekler, ekonomi, siyasi ortam gibi birçok konuyu ele aldığı görülmekte.

Binlerce yıllık tarih sayfalarını günümüze taşıyan yerli-yabancı gezgin ve araştırmacılar eserlerinde Osmancık’ın Hitit, Frig, Pers, Galat, Pontus, Roma, Bizans, Danişmendliler, Anadolu Selçuklu’dan Osmanlıya kadar pek çok uygarlığa ev sahipliği yaptığına yer vermekte. Bu eserlerde Osmanlı döneminde tarihi ipek yolu üzerinde bulunan Osmancık’ın farklı ırk, dil ve dinden insanların ortak yurdu olduğu anlatılmakta.

Başta Evliya Çelebi olmak üzere, Bozoklu Osman Şakir,  Katip Çelebi, seyyah ressam Osman Hamdi Bey, ve Anadolu üzerinden Kudüs’e giden batılı seyyahlar, Tüccar Basil, Fransız gezginler Jean-Baptiste Tavernıer, Boullaye le Gouz, İtalyan Domeniko Sestini ve İngiliz Seyyah William Gifford Palgrave ve dedeleri Kayserili olan Polonyalı Simeon’un Osmancık ile ilgili izlenimleri derledik.

“Yedi Mahalle ve Yedi Mihraptır”

Evliya Çelebi

Türk ve dünya tarihinin en büyük gezgini ve en büyük seyahat kitabının yazarı olan Evliya Çelebi, Osmancık Kalesi’nin ve ilçenin genel özelliklerinden bahsettiği bölümünde şöyle demektedir.

“Bir tarihte Osmancık burada doğdu ve kaleyi Osmancık beyliği sırasında yaptı, derler. Daha sonra Etrâk elinden 795 [1393] tarihinde Yıldırım Bayezid Han fethi olduğu muhakkaktır. Çorum sancağı toprağında voyvodalıktır ve 150 akçe kazadır. Mamur nahiyeleri vardır. Yeniçeri kumandanı ve kethüdayeri vardır, nakibi ve müftüsü yoktur, ileri gelenleri azdır. Bağ ve bahçesi çoktur.

Kalesi, Kızılırmak kenarının karşı doğu tarafında büyük bir köprü ile geçilir, nehre yakın bir alçak sivri yalçın kaya üzere bir, küçük sağlam ve dayanıklı kaledir. Fırdolayı çevresinin büyüklüğü, 800 adım, dörtgen şeklinde tek parça bir kaledir. Bir demir kapısı var. Gayet yüksek olduğundan içine girip bakamadık, ama taşra varoşu bin kadar bağ ve bahçeli eski tarz Etrâk evleridir. Tamamı tahta ve toprak örtülü imar olmuş evlerdir.

Yedi mahalle ve yedi mihraptır. Ve dükkânları azdır, ‘ama yine her eşya mevcuttur. Üç hanı ve ırmak kenarında bir küçük hamamı var, suyu dolap ile Kızılırmak’tan çekilir. Ve şehrin üç tarafı kumsaldır, aslâ çamur olmaz.

Havası gayet sıcak olduğundan lezzetli ve sulu üzümü olur. Kumsallığında gebere adında bir çeşit meyve yetişir, sirke ile turşu ederler, gayet faydalıdır. Bu şehirde o turşu iyice meşhur olmuştur.

Bütün evleri fukaracadır. Ve halkı da Bektaşî fukaralarıdır. Zira bu şehrin batı tarafında yüksek bir yerde Bektaşîler sultanı gömülüdür.

Dünyanın kandili, zâhir ve bâtının biriciği, sevinçler

Işığı, hazır ve gaib misafiri, evliyâlar seçkini,

Asfiyalar dayanağı Şeyh Hazret-i Koyun Baba

Allah sırrım aziz etsin Bizzat Hazret-i Hacı Bektaş-ı Velî mürididir. (—) tarihinde Allah muhabbeti ile vefat edip orada defnedilmiştir. Daha sonra (—) tarihinde Sultan Bayezid-i Velî, anılan azizi Kadir gecesinde rüyasında görmüş, azizin vasiyeti ile kabrinin üzerine yüksek bir türbe, bir cami, dervişleri için bir meydan, yaşlı genç herkes için bir aşevi, gelen geçen yolcular için misafirhane han, pek çok odalar, mutfak, kiler ve meydan yapmıştır. Bütün bu hayrat ve hasenatlar baştan başa kurşun ile örtülü bakımlı bir yapıdır. Bir fersah uzak yerden kurşunları gömgök denizler gibi dalgalanır şeklinde belli olur.

Çivit renkli kubbeleri ve nur dolu mezarının kubbelerinin altın alemlerinin parıltısından insanoğlunun nergis gözleri kamaşır. Aşevinde gece ve gündüz nimeti ateş üstünden inmeyip gelen geçenlere bol bol dağıtılmaktadır.

Hakir ilk defa bu şehre girdiğimde yüksek bir yerde kutlu türbesine ziyaret adabı üzere varıp kapısının eşiğini öperek esselâmualeyk ile kabrine girip mübârek ruhu için bir hatme başladım.

Koyun Baba Türbesi önünde revaklı yapı. Soldan Sağa: Mehmet Akman (çocuk), Şemseddin Akman (Öğretmen), Kadriya, Mehmet Işık (Öğretmen), Faruk Şahin. Aşık Kadriya kendi yazdığı Koyun Baba Menakıbnamesini okuyor, diğerleri de dinliyor. Tahminen 1960’lı yıllar

O Kutlu Tâc Ki Başıma Kondu, Görme Kuvvetim Fazlalaştı

Evliya Çelebi Karadeniz’de boğulma tehlikesi atlattığında rahatsızlanan gözlerinin Koyun Baba türbesinde iyileştiğini belirtir.

Evliya Çelebi bu hadiseyi şöyle anlatır;Tanrı’ya şükür ziyareti nasip oldu. Nurlu türbesi misk ve an-ber kokusuyla dolu olup bütün ziyaretçilerin dimağları kokulanır. Her gelen ziyaretçiye fukara ve türbedarları gülsuyu dağıtırlar. Mübârek naaşı üzere Bektaşî sikkesini (tacım) tekke görevlisi vaizi ve fukaraları elbirliğiyle bu fukaralar dostu Evliyâ’nın başına tekbîr ve tezkîr ile geçirip bütün âşıklar hayır dua edip; “Görme kuvvetin, beden sağlığın ve seyahatin fazla fazla olup iki dünya saadetinde aziz ve keremli olup düşman şerrinden emin olasın” diye bütün sadık âşıklar ve gönlü yaralı dervişler hayır dua ile gülbâng-ı Muhammedî çekip Fâtiha-i şerîf okudular.

Hemen o azizin mübârek sikkesini başıma giyince Allah’ın emriyle iki kulağımdan bir rüzgâr ve iki gözlerimden irinli yaşlar bir saat akıp gözlerim Arap çırası gibi aydınlık oldu. Zirâ bu hakir 1050 [1640] tarihinde Karadeniz’e battığımız zamanda üç gün üç gece deniz üstünde çıplak yüzgeçlik ederken kışın şiddetinden görme kuvvetim azalmış idi.

Hemen o kutlu tâc ki başıma kondu, görme kuvvetim fazlalaştı. Sevinç ve safâmdan hatm-i şerifi Â’râf sûresine kadar indirmeyince Kur’ân okumaktan vazgeçmedim. [280a] Daha sonra kutlu türbesini seyredip fukaralarıyla dostluklar edip baba nimetlerini yedik. Hâlâ nur dolu türbesinde Sultan hazretlerinin Hacı Bektaş-ı Velî’den kabul ettikleri fakirlik cihazlarından hırkası, seccadesi, sancağı, davulu, kudümü, seccadesi, kemendi, asâsı, tac u kabası hâlâ saklı durur. Türbesinin duvarının yüzünde nice seyyahların ve âşıkların birer çeşit hatlarıyla türlü türü beyitler ve şiirler yazılmıştır. Bu gönlü yaralı hakir de küstahça çirkin hattımız ile kutlu başlarının tarafına iri sülüs hattı ile hatırımıza gelip yazdığımız beyttir:

Kıdve-i erbâb-ı tahkik ü velî Âl-i aba

Mahzen-i sırr-ı velayet Hazret-i Koyun Baba

16 ve 17. yy Osmanlı’sının en renkli simalarından olan Evliya Çelebi 10 cilt ve 4 bin sayfalık eseri olan seyahatnamesinde Koyun Baba ve İkinci Beyazıt Köprüsü’nden de şöyle bahsetmekte. (İkinci Beyazıt Köprüsü halk arasında Koyun Baba köprüsü olarak geçer.)

Anadolu, Arap ve Acem’in En Büyük Türbe Ve Tekkesi

Seyahatnamesinde Koyun Baba lakabının sebebini de anlatan Evliya Çelebi, Anadolu, Arap ve Acem’in en büyük türbe ve tekkesinin Koyun Baba türbesi olduğunu söyler.

Koyun Baba lakabıyla lakaplanmalarının sebebini ise şöyle açıkalar ;  “Hacı Bektaş-ı Velî ile Horasan’dan tâ Anadolu’ya gelinceye kadar gece ve gündüz yirmi dört saatte birer kere koyun gibi melermiş ki asla hareketi saatinden şaşmayıp her melemesi beş vakti açık seçik belli edermiş. Bundan başka nice bin hikâyeleri vardır.

Bütün Bektaşîler halk arasında yerilirler, ama bu Koyun Baba fukaraları koyun, kuzu gibi meler halim selim, yumuşak huylu, kötülüklerden kaçman, Hakk’ı bilir, ehl-i sünnet ve’l-cemaat namaz kılan insanlardır. Sözün kısası çok seyahatimiz yoktur ama Anadolu, Arap ve Acem’de böyle büyük türbe ve tekke yoktur.”

“Anadolu Diyarında Benzeri Olmayan Sağlam Bir Köprü”

Osmanlı tarihinde “efsane” olarak isimlendirilen, Türk kültür tarihi ve gezi edebiyatı açısından çok önemli bir eserin sahibi olan Evliya Çelebi 1050 (1640-41) üzerinden geçtiği İkinci Beyazıt Köprüsü’nü “Anadolu diyarında benzeri olmayan sağlam bir köprü” diye överek 19 gözlü olduğunu belirtir.

Evliya Çelebi eserinde İkinci Beyazıt Köprüsü’nü “ Nice yüz keşif ve kerâmeti görülmüş ulu sultandır. Bu köprü de Sultan Bayezid-i Velî’nin hayrat ve hasenâtından görülmeye değer, âlemce övülmüş 19 göz büyük köprüdür ki her bir kemerleri gökkuşağından, samanyolundan, kudret kemerinden ve kisra kemerinden nişan verir büyük köprüdür. Bir başından bir başına 450 adımdır. Böyle deli divane akar büyük nehir üzere, usta mimar bir köprü yapmış ki Anadolu diyarında benzeri yoktur ki garip ve tuhaf sağlam bir köprüdür.” diye anlatmaktadır.

EVSAF-I OSMANCIK

Katip Çelebi

XVII. yüzyıl Türk ilim dünyasında tarih, coğrafya ve bibliyografya alanlarında önemli eserler vermiş Osmanlı bilgini Katip Çelebi (Asıl adı Mustafa) Osmancık’tan şöyle bahseder; “Evsaf-ı Osmancık; Amasya’dan 2 merhale (iki günlük) uzaklıkta olup batısında yer almaktadır. Kızılırmak yanından geçer Anayol üzerine kalenin eteğinde burulmuş bir kasabadır. Kasabaya bir saat uzaklıkta Koyun Baba denilen bir azizin türbesi ve kubbesi kurşun örtülü bir tekkesi vardır. Orada her zaman âşıklar bulunur. Bayram Kethüda orda bir camii yaptırmıştır ve Kızılırmak onun yanından geçer.

Katip Çelebi tarafından Yapılmış Anadolu Haritası

KALE İÇİNDE TATLI SU PINARI

Tüccar Basil

Dindar bir ortodoks Hıristiyan olan Tüccar Basil Küdus’e hacca gitmek amacıyla 1465 yılında Kiev’den hareket eder.

1466’da Hac yolculuğunu tamamlayarak ülkesine dönen Tüccar Basil Kudüs’e giderken izlediği güzergâhı uğradığı yerleşim merkezleri hakkında seyahatnamesinde ayrıntılı bilgiler veririr.

Tüccar Basil Seyahatnamesinde 15. yy da Osmancık’ta mimari tarzıyla dikkat çeken 5 tane Konak’tan bahseder.

KALE İÇİNDE TATLI SU PINARI

Bursa’dan on sekiz günde yürüyerek Osmancık’a geldiğini anlatan Basil ilçemizden şöyle bahsetmektedir;  “Bu şehrin, sivri kayalık tepe üstünde kalesi bulunur. Kalenin dışarı açılan dört kapısından, şehir merkezinin olduğu yere inip çıkmak oldukça zordur. Tepedeki görkemli kaleden bir ok atımı aşağıdaki mesafede bulunan şehrin yerleşim alanında beş tane konak, ilginç mimari tarzları ve güzellikleriyle, diğer evleri yapıları gölgede bırakırlar.

Kalenin içinde suları tatlı çok güzel bir pınar (göl) vardır. Bu şehrin içinden geçen ırmağın(Kızılırmak) suları kıpkırmızıdır.

Tüccar Basil’in bahsettiği tatlı su pınarı burası olabilir mi?

TAŞTAN YAPILMIŞ BİR KİLİSE

Polonyalı Simeon

Dedeleri Kayserili olan Polonyalı Simeon 1616-1618 yılları arasında Kudüs’e seyahat ederken Osmancık’a uğrar. Simeon kasabada taştan yapılmış bir kilise ile 60 hane Ermeni’nin bulunduğunu, buraya çeyrek mil uzaklıktaki Ermeni köyünde de bir manastırın olduğunu kaydeder.  Osmancık’taki Ermenilerin, Ankara piskoposluğuna bağlı olduklarını, taşradan gelenler hariç ırkdaşlarının kendi dillerini bilmeyip Türkçe konuştuklarından da söz eder. ( Simeon, a.g.e., s.144.)

Anadolu da kaldığı süre boyunca Türkleri gözlemleyen Simeon Türkleri birçok yönden de över.  (Hrant Der Andreasyan, s.18)

KÖPRÜ MÜKEMMEL BİR MİMARLIK ŞAHESERİ

Jean Baptiste Tavernıer

1605 Paris-1689 Moskova yılları arasında yaşayan Fransız gezgini ve tüccarı Jean Baptiste Tavernıer, Ostmane diye bahsettiği ilçemizde 2 kervansaray, 6 un değirmeni olduğunu söylüyor.

Tavernıer, İkinci Beyazıt Köprüsü’nün (Koyun Baba) mimarlık şaheseri olduğunu 15 kemerli ayağı bulunduğunu belirtiyor.

Jean Baptiste Tavernıer; “Ostmane (Osmancık) sarp ve güçlü bir kalenin eteğinde kurulmuş küçük bir kasabadır. Kalenin yer aldığı tepenin eteğinde çok güzel ve rahat iki kervansaray bulunuyor. Derin ve geniş bir vadide akan Gofrlarmus  (Kızılırmak) bu kasabanın güneyinden geçiyor. Osmancığı ikiye bölen bu ırmağın iki kıyısının birbirine yaklaştığı karşılıklı güzel manzaralı bir yerde yapılmış köprüden karşıya geçtik. Köprü tamamen kesme taştan yapılmış ve on beş kemerli ayağı var. Bu köprü mükemmel bir mimarlık şaheseri. Yaptıranın cömertliği, yapanında mimarı dâhiliğini sergileyen gözler önüne seren köprünün biraz ilerisinde altı tane un değirmeni var. Uzaktan bakınca sanki birbirlerine bağlanmışlar gibi duruyorlar. Bu değirmenlere bizim ırmaklarımızda olduğu gibi küçük tahta köprülerle ulaşılıyor. Kızılırmak, Osmancığa sekiz günlük bir yolda Karadeniz’e dökülür”demekte.

Tavernier Seyahatnamesinde Anadolu

 OSMAN BEY’İN DOĞUM YERİ

Boullaye le Gouz

  1. yy.da yaşamış Fransız seyyah Boullaye le Gouz 1647 yılı Eylül ve ekim aylarında

Anadolu’da bulunduğunu anlatıyor. Gauz,  İstanbul’dan karayolu ile İran’a, giderken seyehatinin 27. gününde Osmancık’a ulaştığını anlatıyor.

Osmancık’tan Osmangioux diye bahseden seyyah hem arkadaşı hem de rehberi olan Francois’in ilçemiz hakkında bir adının Küçük Osman anlamına geldiğini belirterek “ Fakat bizim büyük Osman dediğimiz 1300’lü yıllarda Anadolu Selçuklarının son döneminde, Türk tarihinde büyük başarı göstermiş, Bitinya ve Kapadokya’da topladığı kuvvetlerle, büyük bir devletin temellerini kuran/atan fakir bir Türkmen dervişinin oğlu Osman Bey’in doğum yeri olduğunu söyledi.

Osmancık şehri bir ırmağın (Kızılırmak) kenarındaki vadinin ortasında kurulmuştur. Yüksekçe sarp bir tepenin üstünde inilmesi ve çıkılması güç bir kalesi vardır.” diyor.

 OSMANLILARIN YERİ OSMANCIK

Domeniko Sestini

İtalyan seyyahı, eskipara kolleksiyoncusu Domeniko Sestini 17 Mayıs 1781’de Osmancık’a ulaştıklarını belirterek izlenimlerini şöyle anlatıyor.

17 Mayısta Kızılırmak Nehri’nin bir kenarına kurulmuş olan bir Türk kasabası olan Osmacık’a ulaşıyoruz. Kasaba Merkezine ulaşmak için nehrin diğer tarafında bulunan Bursa yakınlarında gördüğüm Rum (Grek) mimarlar tarafından inşa edilmiş eserlerden farklı ilk Osmanlı sultanları zamanında yapılmış, 14 taş kemerden oluşmuş sağlam ve güzel bir köprü üzerinden geçiliyor.

Yönetim bakımından, bu kasaba Çankırı vilayetine bağlıdır. Kimileri, Osmancık adının buralarda hüküm sürmüş Türk imparatorluk ailesinin ilk prensliğinin (beyliği) bu yerde doğduğuna ve belki de Osmanlıların yeri anlamına gelen bu adın böylelikle oluştuğuna inanır; kimileri de Kırım’ın ya da kıyılarından gelen aynı adı taşıyan başka bir ailenin buraya yerleşerek kasabaya kendi adlarını verdiğini düşünmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz köprüyü geçtikten sonra, hemen karşımıza aşağıdan bakıldığında ulaşılması imkânsız görünen, zirvesinde bir kalenin bulunduğu korkunç bir kayalık görünmektedir. Bu kayalık volkanik bir püskürme sonucu, birleşik pirit taşlarının soğuması sonucu oluşmuştu. Kayalığın çevresinde harab durumda evler vardı. Kalenin kapısına, şüphesiz köprünün yapımındakini andıran, eski arapça kufi karakterde bir kitabe oyulmuştur. Osmancık’ın antik dönemdeki adı Pimolis’tir.

Biraz uzakta, onu aynı volkanik kökenli olduğunu anladığım biraz önce bahsettiğim kayalığa benzeyen bir başka tepe daha vardı. Nehrin kenarı oldukça yüksek olmasından dolayı, suyu yükselmesini ve Osmancık ovasında farklı ürünlerin ekiminin yayılmasını sağlayan, aynı nehrin akıntılarının hareketlendirdiği büyük su dolapları görülmekteydi.

Normalde kervanlar Osmancık’tan geçmez. Biz inceleme ve görme isteği ile buraya uğradık. Bu merakımızdan dolayı yüksek dağlarla çevrili yolda bir 4 saat daha fazladan yürüdük.

Yol sık ormanlarla çevrili bir dolu Dervent’ten (Derbent) 1 mil uzakta ve yüksek tepelerle çevrili bir yerde konaklamaya karar verdik.

1647’lerde Anadolu ve Osmancık Çevresini Gösteren Harita

 ÖNEMLİ BİR TİCARET PAYINA SAHİP

William Gifford Palgrave

1867-1873 yılları arasında İngiltere’nin Trabzon konsolosu olarak görev yapan William Gifford Palgrave’in raporlarında Osmancık şöyle anlatılmakta.

Osmancık, Kızılırmak’ın sağ kıyısında kurulmuştur. Nehrin sol kıyısına geçişi sağlayan güzel taş köprü, II.Bayazıd tarafından yaptırılmıştır. Kasaba merkezinde toplam 8176 kişi yaşamaktadır. Bunların 289’u Hıristiyandır. Hükümet yıllık toplam 62,527 krş. (521 sterlin 1 şilin 2 peni )luk vergi öderler. Hane başına düşen emlak vergisi 32 sterlin, 6 şilin, 6 penidir.

Osmancık kasabasının köylerinde (103 köy) 88.400 kişi yaşamaktadır. Bunların 112’si Hıristiyandır. Tahıl, pirinç, ham ipek, yumurta önemli ürünleri arasındadır. Ürünlerin taşınması iyi muhafaza edilmemesi/depolanması dikkat edilmediğinden bozulmasına rağmen önemli bir ticaret payına sahiptir. Kar artmaktadır. 

1842 yılında Osmancık / Seyyah W.F. Ainsvorth’un Travels and Researches in Asia Minor Mezopotamia, Chaldea and Armenia, Lond adlı seyahatnamesinde…

OSMANCIKLI TÜRK KADINININ GİYİMİ

Osman Hamdi Bey

1873 Yılına Ait ”Osmancık Kızı”adlı fotoğraf

Arkeolog aynı zaman ressam olan Osman Hamdi Bey Osmancıklı Türk kadınının giyimden bilgiler vermekte.

Osman Hamdi Bey Osmancık’tan , “Sultan Beyazıd’ın yaptırdığı çok ilginç bir köprüden başka önemli bir niteliği olmayan küçük bir kasabadır.” diye bahsederken Osmancıklı Türk Kadınının Giyimi ise şöyle anlatıyor;

“Osmancıklı Türk kadını, az süslü, yaşama koşullarına, mükemmelen uyan ama yine de özgün ve zarif olan giysisinin de gösterdiği gibi, basit bir köylü kadınıdır.

Başına, etrafına çiçekli bir mendili (yazma) sardığı bir fes takar, bu başlığını uzun saçlarının üstüne, ihmalkâr bir biçimde çarpık bıraktığı bir taç gibi yerleştirir ama saçlarını örmeyi ve çok sık aralıklarla taramayı da unutmaz. Aslında bu tuvalete ayırdığı zaman, ailesinin işlerine ayrılması gereken zaman olduğu için çok önemlidir.

Kulaklarına telkari küpeler takar, bu küpeler kenarlarından birinden kulağa asılan eşkenar üçgen şeklindedir ve eşkenar üçgenin diğer iki kenarına gümüş çan çiçeği şeklinde takılar bağlanmıştır.

Önü açık koyu renkli entarisi gömlek yerine kullanılır, kol uçları geniştir ve kenarları geniş, örgü şeklinde bir desenle süslenmiştir. Örgü bir önlük, kuşağından itibaren vücudunun bütün alt bölümünü kapatır. Kuşağı, üzeri kırmızı ve beyaz yünlüden küçük geometrik desenlerle süslenmiş, at kılından bir kayıştır. Bu kuşağın iki ucu, yine kırmızı ve beyaz yünle at kılı karıştırılmış saçaklarla biter, bu saçakların sonları ise püskül gibidir. Önlüğün desenleri çok garip olmasına rağmen çok sevimlidir.

Vücudun üst kısmını kısa ve vücuda yapışan, kareli ipekliden bir bluz süsler, bunun küçük ve dik yakası kare şeklinde kesilmiştir, bu hırka’nın kolları dirseklere kadardır ve onun içinden entari’nin kolları büyük çan çiçekleri gibi açılarak çıkar.

Çorap giymediğinden, ayağını koruyan tek öğe sarı marokenden pabuçlarıdır”

Kaynak: Osmancık Gazeteciler Cemiyeti Kurban Bayramı Dergisi 2019

İnternet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları osmancik.com.tr’ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.

Dikkatinizi Çekebilir:

Cevap Bırakın