Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ümit Yıldız
Ümit Yıldız

Siyah-Beyaz Kadrajlardan Bugüne: “Ah Güzel İstanbul, Ah Güzel Merhamet”

Arka planda kemanın o tanıdık, hüzünlü melodisi yükselirken, beyaz perdede eski bir İstanbul mahallesinin dar ve arnavut kaldırımlı sokakları belirir. 1960’ların ve 70’lerin o samimi sinema kareleri, sadece bir dönemin basit hikayelerini anlatmaz; aslında bize insan olmanın, bir arada yaşamanın ve en önemlisi “kendimiz kalabilmenin” felsefi derinliğini fısıldar. O kadrajlarda yapaylığa, hırsa ve modern dünyanın soğukluğuna yer yoktur. Her bir taş plak sesi, her bir ahşap evin penceresinden süzülen ışık gerçektir. Ve o sokakların değişmez, asil birer parçası daha vardır: Köşebaşında pinekeleyen sarman kediler, mahallelinin adıyla seslendiği, kapı önlerinde uyuyan o sadık dostlar…

Bugün modern şehirlerin gri duvarları ve devasa gökdelenleri arasında kaybettiğimiz şey, sadece eski mimari ya da nostaljik bir semt hissi değil. Biz asıl, o siyah-beyaz filmlerin satır aralarında gizli olan “birlikte var olma” bilincini ve her canlıya gösterilen o fıtri merhameti kaybettik. Sokakları sadece insana, arabalara ve betona ait mekanlar sanma yanılgısı, bizi kendi doğamızdan da uzaklaştırdı. Oysa fonda çalan eski bir halk türküsünün tınısında, o kadim Anadolu irfanının nefesinde gizli olan şey; dünyayı paylaştığımız her canla, her canlı fidanla ve her sokak hayvanıyla kopmaz bir bağ kurmayı öğütlüyordu.

İşte bu bağın, bu sarsılmaz felsefenin sinemadaki en büyük abidesidir Ah Güzel İstanbul filmi… Ve tabii ki onun kalbi, ruhu olan Haşmet İbriktaroğlu.

Seyyar fotoğraf makinesinin körüklü arkasından dünyaya, insanlara ve değişen zamana bakan Haşmet, aslında sadece suretleri dondurmaz; zamanın ruhunu ve hızla kaybolan insanlığı kaydeder. O, heybetli İbriktaroğlu ailesinin son ferdidir; yalısını kaybetmiş, parası bitmiş ama asaletinden, görgüsünden ve entelektüel derinliğinden zerre ödün vermemiştir. İstanbul, şöhret hırsıyla yananların, paranın esiri olanların elinde hoyratça betonlaşan bir şehir olmaya doğru evrilirken; Haşmet’in elinde kalan son kale, o eski İstanbul terbiyesi ve hemen yanı başında kuyruk sallayan sadık dostu Pıtırcık’tır.

Pıtırcık, sıradan bir köpekten çok daha fazlasıdır o sahnelerde. Haşmet’in yalnızlığına ortak, insanlığın henüz bozulmamış, çıkarsız ve saf yanına sadık bir şahittir. Haşmet, feryat figüran şöhret peşinde koşan Ayşe’ye hayatın gerçeklerini, yozlaşan değerleri anlatırken aslında yalnız değildir; Pıtırcık onun sessiz destekçisidir. Bir sokak köşesinde efkar dağıtırken, o kendine has babacan ve hüzünlü sesiyle “Ağlama be Pıtırcık, her şeye rağmen yaşamak güzeldir,” diye fısıldar Sadri Alışık. O tek bir cümlelik seslenişte, sokaktaki her cana duyulan o derin ve karşılıksız merhametin, modernleşen dünyanın o acımasız ve soğuk çarklarına karşı bir direnişi gizlidir.

Bugün ne Haşmet’in sokak köşelerindeki o seyyar kamerası kaldı, ne de eski İstanbul’un o gölgesinde serinlenen ahşap konakları. Şehirler büyüdü, caddeler alabildiğine genişledi; göğe yükselen gri binalar, sokakların o kadim ruhunu teker teker yuttu. Ancak değişmeyen, zamana inatla direnen bir şey var: Her şeye rağmen bir sokak lambasının altında, bir dükkanın sıcak eşiğinde gözlerimizin içine sevgiyle, sadakatle ve bazen de haklı bir sitemle bakan bugünün “Pıtırcık”ları.

Onlar bu sokakların geçici, iğreti birer misafiri değil; bu sokakların asıl sahipleri, neşesi ve bizim merhametimizin, insanlığımızın en büyük turnusol kağıdıdır. Sokaktaki canlara gösterdiğimiz şefkat, aslında bizim geçmişimize, o siyah-beyaz filmlerde iç geçirerek izlediğimiz o saf insanlığa olan borcumuzdur.

Kulaklarımızda o babacan, hafif efkarlı ama umut dolu ses çınlarken, modern dünyanın bu bitmek bilmeyen keşmekeşinde bir an olsun durup, sokaktaki dilsiz bir dostun başını okşamak, belki de ruhumuzu iyileştirmenin tek yoludur.

Çünkü merhamet; sadece acımak değil, hayatı paylaşmak ve bölüşmektir. Hele ki şu kavurucu sıcak yaz günlerinde, dilinden başka sığınacağı, derdini anlatacağı hiçbir şeyi olmayan o dilsiz canları unutmamak insaniyet borcumuzdur.

Kapımızın önüne, sokak köşelerine koyacağımız bir kap yemek ve bir kap buz gibi temiz su, sadece o canların hayata tutunmasını sağlamayacak; aynı zamanda bu dünyadan göçüp gitmiş, toprağın altında fatiha bekleyen geçmişlerimizin, ölmüşlerimizin canına değecektir. Onların aziz ruhuna gidecek en güzel, en sessiz ve en riyasız dua, bir canın susuzluğunu gidermek, açlığını bölüşmektir.

Bu dünya, sadece güçlülerin, çok kazananların ya da betondan kuleler dikenlerin değil; Haşmet gibi kalbi asil ve merhametli kalanların, Pıtırcık gibi karşılıksız ve sadakatle sevenlerin, bir de kapısının önüne bir kap su bırakmayı unutmayan o gizli kahramanların yüzü suyu hürmetine dönüyor.

Her şeye rağmen içindeki merhameti kaybetmeyenlere, ekmeğini ve suyunu sessiz dostlarla bölüşen tüm güzel ruhlara selam olsun…

En derin saygı ve sevgilerile!

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER