Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ümit Yıldız
Ümit Yıldız

KIRILAN YERLERİNDEN ÇİÇEK AÇMAK: “ÇÖPTEKİ AŞK”

İnsan, kalbinde taşıdığı kırıkları ve içindeki fırtınaları bazen bir eşyaya, bazen de masum bir canlıya yansıtır. Hınçla fırlatılan bir duygu, öfkeyle gözden çıkarılan bir emek, en nihayetinde terk edilmişliğin o soğuk, sessiz ve karanlık köşesinde bulur kendini. Ancak hayatın gizli matematiğinde, birinin yok sayıp çöpe attığı zarafet, bir başkasının ellerinde en nadide hazineye dönüşebilir.

– Evet anlatayım..

İstanbul’da iş yerinde sıradan, koşuşturmalı ve stresli günlerden biriydi. Bir kadın arkadaşımızın, bitme noktasına gelen ilişkisinin yarattığı o gergin fırtına komşu büronun bütün havasını kaplamıştı. Erkek arkadaşından gelen Orkide —çiçeklerin o zarif, o asil ve nazlı atası—bu fırtınanın tam ortasında kaldı. Öfkeyle fırlatılan saksı, büro ortamının o cansız ve mekanik köşesindeki çöp kovasının yanına yuvarlandı. Toprağı dökülmüş, narin dalları kırılmış, bir köşeye itilmişti. O an, çiçeğin çöp kovasının yanındaki o mahzun ve çaresiz duruşuna kıyamadım. Sadece bir bitki değildi oradaki; ihmal edilmiş, bir öfkeye kurban gitmiş, zedelenmiş bir zarafetti.

Sessizce yanaşıp, “Bunu ben alabilir miyim?” dedim.

Kırık dallı Orkideyi incitmekten korkarak alıp kendi büroma götürdüm. Güneşi en cömert alan pencerenin önüne özenle yerleştirdim. Çöpü toprakla buluşturup fidan eyleyen, kuru bir çöpü ağaca aşılayıp ondan dal eyleyen Anadolu Türk köylüsünün bir çocuğu olarak, o narin canlıya Umay Ana’dan kalan kadim bir mirasın şefkatiyle dokundum. Bir cerrah titizliğiyle kırılan dallarını budadım; mikrop kapmasın, özsuyunu kaybetmesin ve yaraları çabuk kapansın diye kesilen yerlerini dikkatle parafinledim. İyileşme süreci başlamıştı. Onu sadece suyla değil, ilgiyle, şefkatle ve sesimle besledim. Gün gün onunla konuştum, yaşama tutunması için direncine destek oldum. Arka planda Pachelbel’in o eşsiz Canon’u ve Mozart’ın ruhu dinlendiren ezgileri çalarken, o pencere kenarı küçük, sessiz bir şifahaneye dönüştü.

Aşkın da, hayatın da bakıma, sabra ve katıksız bir emeğe ihtiyacı vardır.

Tıpkı Ümit Yaşar Oğuzcan’ın dediği gibi:
“Beni unutma, bilirsin ben unutmam /
Bir gün bir vazoda gülle karşılaşırsan /
Beni unutma.”

Ben de o çiçeği ve onun temsil ettiği inceliği unutmadım. Günler günleri kovaladı; yapraklar diri, canlı bir yeşile büründü, boğumlardan yeni filizler fışkırdı, gözeneklerden küçük ama umut dolu tomurcuklar baş gösterdi. İçerideki bu sabırlı bekleyiş, dışarıdaki mevsimin sertliğiyle tam bir tezat içindeydi…

Nihayet İstanbul’un soğuk, karlı bir Şubat sabahı büronun kapısını açtığımda, dışarıda lapa lapa kar yağarken pencerenin önü taç taç açmış mor ve beyaz renklere bürünmüştü. Bir zamanlar çöpün kenarında ölüme terk edilen o narin gövde, bir simya misali yeniden hayata dönmüş; zarafetin, sabrın ve emeğin zaferini ilan etmişti.

Tıpkı Nihal Atsız’ın şu dizelerinde tasvir ettiği o sarsılmaz ve derin duygu gibi:
“Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden? / Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?”

O kar soğuğunda alev gibi, gururla açan çiçeklerin fotoğrafını çektim. Bir zamanlar o çiçeği öfkeyle fırlatıp atan arkadaşıma gönderdim. Ekrandaki o muazzam ve mucizevi dönüşümü gördüğünde şaşkınlığını gizleyemedi. Fotoğrafın altına sadece iki sözcük yazdım: “Çöpteki Aşk.”

Çünkü aşk, sadece yakıcı ve yıkıcı bir duygu değildir; aşk, imar etmektir. Bazen fırtınalar kopar, hayat insanı kırar, bir kenara savurur.

Ama Atilla İlhan’ın o ölümsüz dizelerinde fısıldadığı gibi:
“Ne kadınlar sevdim zaten yoktular / Böyle bir sevmek görülmemiştir.”

Bir çiçeğe emek vermekle bir kalbe dokunmak arasında hiçbir fark yoktu esasen. Her ikisi de ilgi görmediğinde soldurur yapraklarını, her ikisi de öfkenin gölgesinde kırılır. Çöpe atılan o Orkide, aslında bir ilişkinin enkazından geriye kalan son masumiyetti. O enkazın altından bir mucize çıkarmak, yalnızca doğru zamanı, doğru müziği ve tükenmeyen bir sabrı beklemekle mümkündü.

İşte o Şubat sabahı, kar taneleri camı hafifçe okşarken, taç yaprakların arasındaki o ince sızı bana Faruk Nafiz Çamlıbel’in şu ölümsüz mısralarını hatırlattı:

“Sert bir rüzgâr gibi geçtim hayattan, / Bir kırık dal gibi kaldım kucağında… / Gözlerimin rengi kaçtı sıfırdan, / Gönlümün ateşi söndü ocağında.”

Fakat o ocak bu kez sönmedi; aksine, sevgiyle ve emekle yeniden alevlendi. Öfkeyle fırlatılıp atılan bir nesne olmaktan çıkıp, yeniden doğuşun simgesi haline gelen o Orkide, bana unutulmaz bir ders verdi: İncelik, sahipsiz bırakıldığında çöpe kadar yuvarlanabilir; ancak hak ettiği eli bulduğunda, en soğuk kış gününde bile cennet bahçelerinden bir köşe sunabilir insana.

Bazen hiç beklenmeyen bir köşede, bir çöp kovasının kenarında kalmış bile olsa; emek verilen, ses olunan, sabırla dokunulan her kırık can yeniden açmaya mahkûmdur.

Çöpteki Aşk, bakımsızlığa ve hırsa yenilip yok olan sığ sevgilerin aksine; sabrın, müziğin, doğru dokunuşun ve karşılıksız ilginin ulaştığı her yerin bir gün mutlaka taç taç çiçek açacağını kanıtlayan sessiz, mağrur ve ölümsüz bir abidedir artık.

Saygı, sevgi ve muhabbetle!

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER