Aydın Kınacı

Aydın Kınacı

03 Aralık 2025 Çarşamba

Bir Üst Geçidin Ardındaki Zihniyet: Osmancık Devlet Hastanesi Önünde Erişilebilirlik Krizi

Bir Üst Geçidin Ardındaki Zihniyet: Osmancık Devlet Hastanesi Önünde Erişilebilirlik Krizi
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Aydın Kınacı

Aydın Kınacı

Şehirlerin gerçek karakteri, betonların yüksekliğinde değil; insan hayatına verdiği değerde ortaya çıkar. Bir kentte yapılan yol, köprü, kavşak ya da üst geçit, yalnızca bir mühendislik çalışması değildir; aynı zamanda o toplumun yaşlıya, engelliye, çocuğa ve hastaya bakış açısının mimari ifadesidir.

Osmancık Devlet Hastanesi’nin karşısında, D-100 Karayolu üzerine inşa edilen üst geçit, tam da bu bakışı sorgulatan bir örnek olarak karşımızda duruyor. Yapının fiziksel varlığı tamamlanmış gibi görünse de, erişilebilirlik açısından neredeyse “yok” hükmündedir. Merdiven ile zemin arasındaki uyumsuzluk, rampanın bulunmaması, altyapı düzenlemesinin tamamlanmamış olması ve çevredeki güvensiz alanlar; projenin kağıt üzerinde bitmiş, sahada ise “yarım bırakılmış” bir iş olduğunu gösteriyor.

Erişilebilirlik Bir Lütuf Değil, Bir Haktır

Engelli rampası olmayan bir üst geçit, özellikle bir hastanenin önünde, yalnızca yanlış bir uygulama değil; yasal olarak da eksik bir projedir. Türkiye’nin erişilebilirlik standartları –ki bu standartlar uluslararası normlara da dayanır– kamusal alanlarda herkesin eşit şekilde hareket edebilmesini zorunlu kılar. Burada görülen uygulama ise, yaşlıların, tekerlekli sandalye kullanıcılarının, bebek arabasıyla yol alan ailelerin ve hastaların ihtiyaçlarını göz ardı eden bir tabloyu işaret ediyor.

Bu durum, fiziki çevrenin yalnızca belirli bir kesime hitap ettiğini, çok daha kırılgan olan diğer toplulukların ise “nasıl geçersen geç” anlayışına terk edildiğini düşündürüyor.

Mühendislik mi, Göstermelilik mi?

Bir üst geçidin amacı, yayayı güvenli şekilde taşıt trafiğinden ayırmak ve yaşam güvenliği sağlamaktır. Ancak burada kullanılan tasarım, bu temel amaca dahi hizmet etmekten uzak. Merdivenin zemine dahi oturmaması, zeminin çukur ve düzensiz olması, çevredeki çöpler ve altyapı eksikliği; projenin koordinasyonsuz, aceleci ve bütüncül olmayan bir anlayışla ele alındığını açıkça gösteriyor.

Bu noktada asıl sorun, üst geçidin kendisi değil; altyapı projelerinin planlama aşamalarında insan merkezli bir yaklaşımın eksikliğidir.

Kent Yönetiminde Eksik Olan Bütüncül Akıl

Şehircilik, “bir yapı yapmak “tan ibaret değildir. Yapının bağlamı, çevresi, kullanıcı profili, güvenlik gereksinimleri ve sosyal etkileri göz önünde bulundurulmadığında, ortaya çıkan ürün boş bir beton israfına dönüşür. Buradaki üst geçit de tam olarak bunu yansıtıyor: Bir projeyi yapmak için yapılan, fakat kullanılır hale getirmek için çaba gösterilmeyen bir anlayış…

Kent yönetiminde olması gereken ise şudur:

  • Projenin tasarımı masa başında değil; yerinde, halkın ihtiyaçları analiz edilerek yapılmalıdır.
  • Engelli bireylerin erişim hakkı, projeye en başından dahil edilmelidir.
  • Yol, kaldırım, köprü ve çevre düzenlemesi birlikte planlanmalıdır.
  • Bir hastanenin önündeki yaya akışı, sıradan bir noktadan çok daha fazla hassasiyet gerektirir.

Bu maddelerin hiçbirinin göz önüne alınmadığına dair işaretler, fotoğrafların her köşesinde okunabiliyor.

Yapı Bitmiş; Vicdan ve Akıl Yarım Kalmış

Osmancık Devlet Hastanesi önündeki üst geçit, teknik bir yapıdan çok daha fazlasını temsil ediyor: Şehir yönetiminde ihmalkârlığın, planlama eksikliğinin ve insan odaklı olmayan bir yaklaşımın sembolü haline geliyor.

Oysa yapılması gereken çok açıktır:

  • Bu üst geçit acilen erişilebilir hale getirilmelidir.
  • Rampalar, asansör veya uygun erişim yolu projeye eklenmelidir.
  • Zemin ve çevre düzenlemesi yapılmalı, güvenlik sağlanmalıdır.
  • Tüm kamusal projelerde erişilebilirlik, zorunlu kriter olarak uygulanmalıdır.

Çünkü kentler, yalnızca güçlülerin değil; yürümekte zorlanan yaşlıların, bebek arabası süren annelerin, tekerlekli sandalyesiyle yol arayan bireylerin, yani hepimizin ortak yaşam alanıdır.

Bir üst geçit bile bu gerçeği unutturduğunda, asıl eksik olan beton değil; insanın kendisidir.

Devamını Oku

Bir Babanın Çığlığı: Doğum Mutluluğundan Hayata Tutunma Savaşına

Bir Babanın Çığlığı: Doğum Mutluluğundan Hayata Tutunma Savaşına
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Anne sağlığı, toplum sağlığının temeli sayılır. Ancak bir annenin hayatı göz göre göre ihmal zincirine kurban edilirse, bu yalnızca bir ailenin dramı değil, bir toplumun vicdan yarası olur.

Ben bir babayım… Ve bugün size kızımın yaşadıklarını, aynı zamanda yüzlerce annenin yaşayabileceği acı bir gerçeği anlatmak zorundayım. Çünkü bu yalnızca bizim ailemizin değil, tüm toplumun meselesidir.

Kızım Azra, Osmancık ilçesinin en genç kadın belediye başkan adayı olarak tanıdığınız genç bir kadın. 16 Eylül’de bir devlet hastanesinde normal doğum yaptı ve sağlıklı bir evlat dünyaya getirdi. İlk kontrollerde her şey yolunda görünüyordu. Mutluluk gözyaşlarımızla kucaklaştık. Fakat ne yazık ki mutluluk, çok geçmeden ağır bir kabusa dönüştü.

İhmal Zinciri Nasıl Başladı?

Doğum sonrası yapılan kontrollerde, plasentanın bir kısmının rahimde kaldığı görüldü. Tıp kitapları bu durumu “retained placenta” diye tanımlar ve bunun acil müdahale gerektirdiğini yazar. Çünkü plasentanın rahimde kalması, ağır kanamadan enfeksiyona, rahim yırtılmasından anne ölümüne kadar çok ciddi riskler taşır.

Ama kızım taburcu edildi. “Kendiliğinden düşer” denildi. Birkaç saat içinde yapılması gereken işlem, günlerce, hatta haftalarca ertelendi. Üniversite hastanesine gitti, orada da “doğumu yapan hastaneye başvurun” cevabını aldı. Kendi doktoru ise operasyon için 29 Eylül gününe randevu verdi.

Aradan geçen 13 gün boyunca kızım, rahminde plasenta ile yaşamak zorunda bırakıldı. Ve 29 Eylül günü yapılan kürtajda rahmi yırtıldı, bağırsakları parçalandı. Ağır bir cerrahi müdahaleyle hayata tutundu. Ama bağırsak dışarı alındı. Ve bugün hâlâ ağır tedavi görüyor.

Mutluluk Yerine Mahrumiyet

En acısı, torunumun anne sütünden mahrum kalması oldu. Çünkü kızım aldığı ağır ilaçlar nedeniyle bebeğini emziremiyor. Anne sütü, yalnızca bir besin değil; bağışıklık ve sevgi bağının en güçlü kaynağıdır. Torunum bu haktan mahrum bırakıldı.

Bir yanda doğumun sevinci, diğer yanda ihmallerin gölgesinde yaşanan tarifsiz acı…

Tıbbi Gerçekler

Ben doktor değilim. Ama araştırdım, öğrendim:

* Rahim ağzı doğumdan 2 saat sonra kapanmaya başlar.

* 4 saat içinde rahim küçülür, esnekliğini kaybeder.

* Plasenta doğumdan hemen sonra çıkmamışsa, bu “kendiliğinden düşer” diye beklenemez.

Bunu bilen sağlık çalışanlarının, doğumdan birkaç saat sonra taburcu kararı alması nasıl açıklanabilir? Üniversite hastanesinin “biz bakmayız” demesi nasıl kabul edilebilir?

Bu Sadece Bizim Değil, Herkesin Meselesi

Bugün bu yazıyı kaleme almamın nedeni sadece kızım için değil. Yarın başka bir anne, başka bir aile aynı dramı yaşamasın diye…

Sağlık çalışanlarının özverisi elbette kıymetlidir. Ancak sistemdeki boşluklar, ihmal zincirleri ve denetimsizlikler, en kutsal anları bile bir trajediye çevirebiliyor.

Kızım bir anne olarak yaşam savaşı verirken, ben bir baba olarak şunu haykırmak istiyorum: Anne sağlığı göz ardı edilemez!

Hukuki ve Etik Sorumluluk

Bu olay, tıbbi hata (malpraktis) sınırlarını aşan bir ihmal zinciridir.

* İlk hatayı yapan doğum hastanesi,

* Sorumluluk almayan üniversite hastanesi,

* Geciktirilen operasyon,

Hepsi bu tablonun parçasıdır.

Bugün adalet yollarına başvurmak bizim hakkımızdır. Ama asıl amacımız, bu olayın unutulmaması ve bir daha yaşanmamasıdır.

Çözüm İçin Ne Yapmalı?

* Doğum sonrası plasenta kontrolleri zorunlu ve standart hale gelmeli.

* Hiçbir anne “bekleyelim” denilerek evine gönderilmemeli.

* Üniversite hastaneleri, sorumluluk devretmek yerine acil müdahale protokollerini uygulamalı.

* Bağımsız denetim mekanizmaları kurulmalı, ihmal raporları kamuoyuyla paylaşılmalı.

* Ağır komplikasyon yaşayan annelere psikolojik ve sosyal destek sağlanmalı.

Bir Babanın Çağrısı

Benim kızım Osmancık’ın genç bir kadın siyasetçisiydi. Gençliğinde toplumu için mücadele eden bir insandı. Bugün ise sadece anne ve insan olarak yaşam mücadelesi veriyor. Onun yaşadığı bu dramı sessizce içimize gömmek istemiyorum.

Bu yazı bir “şikâyet” değil; bir babanın çığlığıdır. Bir annenin, bir bebeğin ve bir ailenin dramı, başka hayatlarda tekrarlanmasın diyedir.

Unutmayalım: Anne sağlığı toplum sağlığıdır. Doğum, mutlulukla anılmalı; ihmalin gölgesinde değil.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.