03 Şubat 2026 Salı
“Maziden Gelen Sesler” Serisinde: Meclis’in Sessizliği ve Şehriyar’ın Ruhu
TBMM koridorlarında başlayıp Haydar Baba’ya uzanan bir edebiyat ve hatıra yolculuğu…
Tesadüf diye bir şey yoktur, insan bazen “rastladım” der, ama kader, zamanı gelmiş bir kapıyı sessizce aralar ve yolculuğu başlatır.
Onunla tanışmam da Azerbaycan’da, şiirin sözle, sözün kaderle buluştuğu şiir şölenlerinden birinde oldu.
Şehriyar’ın yaratıcılığını araştırdığımı öğrendiğinde, “Haydar Baba’ya Rapor” adlı naziresini andı. O an bu buluşmanın tesadüften öte bir anlam taşıdığını, bizi aynı şiir ikliminde bir araya getiren şeyin rastlantı olmadığını anladım.
Ben her zaman söylerim: Yaşanacak olan da, yaşanmış sanılanlar da kaderin bir parçasıdır. Ve her parçanın gerçekleşmesi için mutlaka bir vesile vardır. Benim, TBMM’nin eski Başkanvekili Yasin Hatipoğlu ile tanışmama vesile olan da, hiç kuşkusuz merhum Şehriyar’ın ruhuydu.
Üstat Şehriyar’a duyduğu tükenmez sevgi, içimde tarifsiz bir mutluluk uyandırdı.
Şehriyar’ı seven, “Haydar Baba’ya Selam”ın dilinde büyülenen herkes benim için değerlidir, çünkü bu sevgi yalnızca edebî bir hayranlık değil, bir gönül bağlılığıdır. Bu yüzden onu hiç unutmadım.
Seller gibi taşmak niye, sakin akabilsek,
Ateşleri söndürmeye eller yakabilsek;
“Benlik” denilen put kırılır, dost seli çağlar,
Şiirin o latif penceresinden bakabilsek…
Şiirin derinliklerine bu denli nüfuz etmiş olmasına rağmen, kendisini şair olarak görmeyen, mütevazılığı kişiliğinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmiş bir insan o.
Azerbaycan’daki görüşümüzden sonra, bir gün mutlaka onunla yeniden buluşup yarım kalan sohbeti tamamlamak düşüncesi zihnimde hep canlı kaldı. Ve kader, o günü bana armağan etti.
2011 yılının Ekim ayı…
Onunla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde buluştuk.
Koca tarihle baş başa kalan bu mühteşem duvarların kapısından içeri girerken, yalnızca bir devlet kurumuna değil, geçmişle bugünün yan yana durduğu bir mekâna adım attığımı hissettim.
Koridorlarda birlikte yürürken karşılaştığımız milletvekilleri ve Meclis çalışanları onunla içtenlikle selamlaşıyor, o da her birinin hâlini hatırını soruyordu. Bu selamlaşmalarda bir resmiyet değil, bir hocaya ve bir büyüğe duyulan samimiyet vardı.
Öğle arasına az kalmıştı. Bana dönüp, istersem beni eski milletvekilleriyle de tanıştırmak istediğini söyledi. Sevindim ama aynı zamanda şaşırdım. İçimden, bu saatte eski millet vekillerinin Meclis’te ne yaptıklarını düşündüm. Gülümsedi ve sanki zihnimden geçenleri okurcasına, öğle aralarında sık sık bir araya geldiklerini, yemek yiyip ülke meselelerini konuştuklarını, genç milletvekillerine tecrübeleriyle destek olduklarını anlattı. O an fark ettim ki, birazdan tanık olacağım ortam, yapacağım röportajın da ruhunu belirleyecekti.
Meclis yemekhanesinin bir köşesinde uzun bir masa vardı. Etrafında yirmiden fazla eski milletvekili oturuyordu. Çoğunu televizyon ekranlarından tanıyordum, şimdi ise aynı masadaydım. Ortam, beklediğimden çok daha samimiydi. Yaştan çok, tecrübenin ağırlığı hissediliyordu. Sohbet ilerledikçe edebiyat ve şiir konuşuldu derken söz Şehriyar’a geldi. Şehriyar’la ilgilendiğimi öğrenince, benden şiir okumamı rica ettiler.
“Şair değilim,” dedim, “sadece bazen yazarım,” ama yine de bir şiirimi onlarla paylaştım. Masada oluşan kısa sessizlik, şiirin kabul gördüğü o tanıdık sessizlikti.
İşte tam bu noktada, birazdan Yasin Hatipoğlu ile yapacağım röportajın zemini kendiliğinden oluşmuştu. Çünkü bu masada konuşulanlar, soracağım soruların zaten doğal bir girişiydi.
Yemekten sonra Meclis’teki odalardan birine geçtik. Artık resmen röportaja başlayacaktık ama sohbet çoktan başlamıştı. Ona, Azerbaycan’daki görüşümüzü hatırlattım. Şiire, sanata ve Şehriyar’a olan ilgisinin o zaman dikkatimi çektiğini, zaman darlığı nedeniyle sohbetimizi yarım bıraktığımızı söyledim. Bu gün onunla görüşmemin sebebinin de bu yarım kalan konuşmayı sürdürmek olduğunu ekledim.
Gülümsedi. “Demek şiir konuşacağız,” dedi.
Ve o an, sohbetle başlayan yolculuk, sanki kendiliğinden bir röportaja dönüştü…
– Yasin Hocam, sizinle ikinci kez görüşmekten çok memnunum. İlk görüşmemiz Azerbaycan’da oldu. Orada sizin şiire, sanata, İran’ın Türk şairi, rahmetli Muhammedhüseyn Şehriyar’a olan sevginizi, ilginizi gördüm. Zaman kısıtlı olduğu için sizinle yeterince bu konuda sohbet edemedik. Ankara’ya gelişimde sizinle görüşmeye ve yarım kalan sohbetimizi devam ettirmeye karar verdim.
– Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Dikkatiniz için teşekkür ediyorum. Şimdi diyorsunuz şiir ve şairleri konuşalım, öyle mi?
– Evet, mümkünse.
– Ben tabii o şairlere yetişemedim ama eserlerine ulaştım. Türkiye’de de, Azerbaycan’da da, İran’da da çok ünlü şairler yetişmiş.
Ben de şiir yazıyorum, bana da şair diyorlar, üzülüyorum. Yahya Kemal’e, Mehmet Akif’lere, Muallakat-ı Seba Arap şairlerine, Şehriyar’a bakınca “Benimkiler nasıl şiirlerdi?” diye üzülüyorum, utanıyorum.
Zorlamışlardı, illa bir defasında “Bakanım, şiir söyle,” diye. O zaman şunu söylemeye, ifade etmeye gayret etmiştim, tam da yüreğimden gelen bir şeydi:
Şiirin beni cezb eyleyen esrarına kandım,
Gördüm nice şairleri şiirimden utandım.
Uslanmadım gene, oldum şairlere rüsvay,
İbrahimi mest eyleyen ateşlere yandım.
Benimle şiir arasında olan mesafeyi böyle ifade ediyorum.
Bu rübai, Yasin Hatipoğlu’nun şiire bakışındaki ikili gerilimi açıkça yansıtır: Şiir hem cezbedici bir sırdır hem de ağır bir imtihandır.
– Yasin Hatipoğlu’nun bu rübaisi, şiiri bir eylem alanı olmaktan çok, insanın iç dünyasında bıraktığı yankılarla anlamlandırır.
– Evet, ben şiirin kendisini cezbeden esrarına kapıldığımı söylerken, aslında bir söz sanatından değil, ruhta dolaşan, sessiz ama ısrarlı bir çağrıdan bahsederim. Şiir, burada yazılan değil, insanın içinde karşılık bulan bir sestir.
“Şiirimden utandım” ifadesi, bir eksiklik itirafı değil, şiirin ağırlığı karşısında duyulan derin bir sorumluluk hâlidir.
Benim için şiir, ustalığın sergilendiği bir alan değil, her defasında insanı kendine döndüren, vicdanıyla yüz yüze getiren bir yankıdır ve bu yüzden ben, kelimenin önünde yükselmeyi değil, kelimenin ağırlığını omuzlarımda hissederek kelimenin önünde eğilmeyi seçerim.
“Uslanmadım” diyen ses, şiirin terbiye edilebilen bir uğraş değil, içte susturulamayan bir yankı olduğunu gösterir. Bu yankı, şairi kimi zaman rüsvay eder, ama aynı zamanda onu susmaktan da alıkoyar. Çünkü şiir, Hatipoğlu’nun dünyasında kaçınılmaz bir karşılıktır.
-Hocam, rübainin son dizesinde anılan İbrahim ateşi ise bu yankının en derin kaynağıdır bence. Bu ateş yakmaz, ama ruhu titreten bir hâl bırakır. Siz de burada yanmayı değil, o ateşin içerisinde doğurduğu mest oluşu dile getirirsiniz. Böylece şiir, acının kendisi değil, acının insanda bıraktığı sessiz ve kalıcı yankı hâline gelir.
– Aynen. Çok doğru analiz yaptınız.
Rahmetli Ahmet Kabaklı, Allah rahmet eylesin, benim Sesteki Füsun adlı kitabıma takdim yazarken seçmiş birkaç tane rübai. Diyor ki:
“Şaşırdım, çünkü ömrünü politikaya, ister istemez eleştirici vatan hizmetine vermiş olan bir muhterem dosttan büyük hayat formülleri taşıyan rubailer beklemiyordum.”/Y.Hatipoğlu. Sözdeki Füsun. Rubailer.S13
Örnek olarak da şunu ekliyor:
Ruhlarla ‘elest bezmi’ sözleşmeye geldik,
Bilmem niye, dünyadaki kör çeşmeye geldik!
Gaflet denizinden geçerek ömrü tükettik,
‘Mahşer’ denilen yerdeki yüzleşmeye geldik.
– Hocam, mümkünse bir iki rubai de söyler misiniz.
– Yaklaşma dedin “meyveye”, yaklaştık ilahi.
Kovdun bizi, cennetten uzaklaştık ilahi.
Dünyadaki ma’siyyeti “yok” say, bizi affet,
Zira, kovdun ya hani, o gün yandık ilahi.
– Benim bir eksiğim var; çok eksiğim var da, biri de şu ki: yazıyorum ama ezberleyemiyorum. Başka şairin şiirini ezberliyorum; kendi şiirimi fazla ezberleyemiyorum.
Seller gibi taşmak niye? Sakin akabilsek,
Ateşleri söndürmeye eller yakabilsek.
“Benlik” denilen put kırılır, dost seli çağlar,
Şiirin o latif penceresinden bakabilsek.
– Hocam, Şehriyar sevdalısı olduğunuz biliniyor. Bunu, üstadın “Haydar Baba’ya Selam” manzumesine yazdığınız “Haydar Baba’ya Rapor” adlı nazirenizden de hissetmek mümkün.
– Evet, Şehriyar sevdalısıyım. Onun şiirlerini okudukça insan, sanki üstad yanındaymış gibi hisseder kendini. Bu yakınlık hissi yalnızca bir hayranlıktan doğmaz; Şehriyar’ın şiiri, okurla arasına mesafe koymayan sahici bir insan sesiyle kuruludur. Dilinin sadeliği ve herkesin anlayabileceği bir üslupla yazması, onu her kuşakta canlı kılan temel unsurlardandır.
Şehriyar’ı dünyaya tanıtan eserlerin başında, bilindiği gibi, “Haydar Baba’ya Selam” manzumesi gelir. Bu eser yalnızca bir köyü ya da çocukluğu anlatmaz; hafızayı, geleneği ve ortak bir duyguyu dile getirir. Beni de “Haydar Baba’ya Rapor” adlı nezireyi yazmaya yönelten şey, bu manzumede hissedilen güzellik, sadelik ve örf ile geleneğe duyulan sadakatin hâlâ diri olmasıdır.
Şehriyar’ın şu dizeleri, şiirin nasıl bir iç sesle kurulduğunu açıkça gösterir:
Şal istedim men de evde ağladım,
Bir şal alıb tez belime bağladım,
Gulam gile kaçdım, şalı salladım,
Fatma hala mene çorab bağladı,
Han nenemi yada salıb ağladı.
Bu kıtalar, okuru yalnızca bir manzaranın içine değil; bir hâlin içine çeker. Şiir burada anlatan değil, hatırlatan bir dildir, kelimeler insanın kendi çocukluğuna dokunan bir yankıya dönüşür.
Ben de üstattan aldığım ilhamla şöyle sesleniyorum:
Gari nene mitil atıp yatanda,
Kız oğlana gülüp işve satanda,
Oğlan kıza gül koparıp atanda,
O güllerde biz de gonca olaydık,
Gam değildi, bir gün sonra solaydık.
Bu dizelerde amaç, üstadı taklit etmek değil; onun kurduğu duygu iklimine, kendi zamanımdan bir karşılık vermektir. Nazire burada bir tekrar değil, aynı kaynaktan beslenen bir devamdır.
Şehriyar der ki:
Heyder Baba, merd oğullar doğginen,
Nâmerdlerin burunların oğginen,
Gediklerde kurtları dut boğginen,
Koy kuzular ayın şayın otlasın,
Koyunların kuyrukların katlasın.

Bu dizelerde Haydar Baba, yalnızca bir dağ değil; adaletin, cesaretin ve toplumsal vicdanın sembolüdür. Şehriyar, coğrafyayı konuşan bir karaktere dönüştürür.
Ben ise aynı sembole, kendi zamanımın yorgunluğu ve kayıplarıyla şöyle sesleniyorum:
Haydar Baba, ölenlerin oğuldu,
Şehriyarsız otağımız dağıldı,
Yaşım bitti, bulutlarım soğuldu.
Sen kalsan da, bize bir gün “gel” derler,
Oğul uşak birer birer giderler.
Burada Haydar Baba artık yalnızca doğuran değil; uğurlayan bir mekândır. Zaman değişmiş, ses hüzünlenmiş ama bağ kopmamıştır.
“Haydar Baba’ya Selam”a yazılan nazirelerin ve ithafların böylesine yoğun şekilde yazılması tesadüf değildir. Çünkü bu eser, diliyle değil, insan ruhunda bıraktığı karşılıkla yaşar:
Haydar Baba, baharlara güz gelir,
Gençliğimden tatlı tatlı söz gelir,
Ecel günü aman vermez, tez gelir.
Göğsümüzde al mendille gezeydik,
Bahçelerde güzelleri süzeydik.
Şehriyar’a olan sevgimi saatlerce anlatsam yine eksik kalır. Çünkü bu sevgi, bir şair hayranlığından çok insanın içine yerleşen bir sesle kurulan gönül bağıdır. Yine de geriye, zamanın aşındıramadığı bir şey kalır- Şehriyar’ın şiirinin, insanın iç dünyasında sessizce büyüyerek yaşayan o yankısı.
– Gerçekten de hocam, bu düşünce rübainizde çok etkileyici biçimde yer alıyor.
(Gülümseyerek:)
– “Sözdeki Füsun” kitabımdadır o rubaim.
– Evet, benim yazı masamın üstündedir o kitap, her daim.
-Her gün beni tebdil ederek, kendini memnun ediyorsun.
Her yırtılışın bir bitişindir, uyan artık, bitiyorsun.
Yapraklarımın yırtılışından sevinip, zevk alan insan,
İdraklere sığmaz gülüşün, sen de beraber gidiyorsun…
Maalesef… Her giden an, hayat bahçemize sonbaharı getirip, yaşam ağacımızdan yaprakları birer birer koparır…
– Çok doğru buyurdunuz; ömür gidiyor, zaman ise bizimle kendi isteğine uygun davranıyor. Bugün de aynı…
Zamanımız az olduğu için sorularımı da kısıtlamak zorunda kaldım.
– Hocam, size teşekkür ediyorum, bana zaman ayırdınız, Türkiye Cumhuriyeti’nin kale kapısı olan TBMM’de beni ağırladınız.
Bu benim için büyük bir şereftir. Her şey için size minnettarım. Hakkınızı helal edin.
– Helal olsun, kızım, ne demek.
Böylece, on beş yıl önce şiiri yücelmek için değil, insan kalmak için yazan, kelimenin üstünde durmayı değil, onun önünde sessizce eğilmeyi seçen bir insanı tanıdım…
Ve o kaleden ve o insandan ayrıldım…
Ayrıldım, fakat bu röportajın on beş yıl sonra gün yüzüne çıkacağını o gün aklımdan bile geçirmezdim.
Zaman geçtikçe insan, bazı sözlerin de tıpkı insanlar gibi kendi vaktini beklediğini anlıyor.
Ekim 2011. Bakü–Ankara–Bakü
Azerbaycan seması her zaman tarihimizin sessiz şahidi, ülkemizin huzur ve güvenliğini gökyüzünde koruyan şahinlerin sırdaşı olmuştur.
30 Kasım 2021 tarihinde de her zaman olduğu gibi, Vatanın seması ömürlerini ona adamış pilotlara kucağını açarak onları bir sonraki görevlerine uğurlayacaktı…
Onlar eğitim uçuşuna hazırlanıyorlardı. Az sonra yine masmavi gökyüzü onlara başarılar dileyecekti…
Yine gökyüzüne – kendi ebedi mekânlarına bir sonraki hizmet görevini yerine getirmek için kanat açacaklardı.
O gün onlar için sıradan günlerden biri olmalıydı. Ama olmadı…
O gün, sonsuz bir sevgiyle bağlı oldukları gökyüzüne son kez selam verip veda edeceklerdi.
Helikopterde bulunan Vatan şahinleri, bu eğitim uçuşunun kendileri için son görev olacağından habersizdi.
Hızı bölgesinde bulunan “Karaheybet” eğitim poligonunda Devlet Sınır Küvvetlerine ait Mi-17 helikopterinin kaza yapması, Azerbaycan askerî tarihinin en ağır facialarından biri olarak hafızalara kazındı.
Eğitim uçuşu sırasında aniden meydana gelen bu kazada üç albay, beş binbaşı, dört yüzbaşı, bir baş teğmen ve bir teğmen olmak üzere toplam 14 asker ŞEHİT oldu, iki kişi ise yaralandı. Onlar Devlet Sınır Kuvvetlerinin en profesyonel, en tecrübeli vatan evlatlarıydı.
Bu yiğitlerin kahramanlığı yalnızca “Karaheybet” ile sınırlı değildi.
İkinci Karabağ Savaşında da Mi-17 helikopterlerinin pilotları savaş meydanında eşsiz bir cesaret sergileyerek düşman kuvvetlerine sarsıcı darbeler indirmişlerdi.
Onlar, Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri ve Devlet Sınır Kuvvetinin en önemli hava araçlarından biri olan Mi-17 helikopterleriyle muharebe operasyonlarında keşif, askerî yüklerin taşınması ve diğer operasyonlara destek görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdi.
Özellikle sınır karakollarının ve diğer askerî birliklerin zorlu arazi koşullarına sahip bölgelere hızlı bir şekilde ulaştırılmasında ve muharebe operasyonlarının sağlanmasında Mi-17 helikopterleri önemli bir rol oynamıştı.
Pilotlarımız, Vatanın özgürlüğü ve egemenliği için canlarını ortaya koymuş, vatan sevgisini amelleriyle ıspatlamışlardı.
“Sonsuzluğa kanat açanlar” adlı bu proje, onların yarım kalan hayat hikâyelerini, fedakârlıklarını ve Vatana olan sadakatlerini aydınlatmak; bunları gelecek nesillere gerçek bir kahramanlık örneği olarak sunmak amacıyla kaleme alınmaktadır.

ŞEHİTLİK– bir insanın canını kendi adı için değil, bir milletin geleceği uğruna ortaya koyduğu en yüce fedakârlıktır.
ŞEHİTLİK– ölümle sona eren değil, bir toplumun hafızasında sonsuzluğa açılan bir kapıdır.
Bu yazıda, yarım kalan hayat hikâyesini sizlere sunacağım kahraman pilot, ŞEHİT Albay Emil Nezirov’dur.
Emil Nezirov için gökyüzü sadece bir uçuş alanı değildi. Orası hizmetin, sorumluluğun ve sadakatin sessiz adresiydi.
Bu gökyüzünün altında büyüyen, Birinci ve İkinci Karabağ Savaşları’na katılmış olan Emil Nezirov, ömrünü Vatanın savunmasına adamış, bu yolu onurla yürüyerek ebediyete kavuşmuştu.
Azerbaycan Hava Kuvvetleri pilotu, Albay Emil Nezirov, bir sonraki görevini yerine getirirken meydana gelen helikopter kazası sonucu ŞEHİT oldu.
Emil Nezirov, hayat yolunun yönünü daha erken yaşlardan itibaren seçmişti.
Her gün saatlerce gökyüzünü seyretmekten zevk alan bir çocukluk hayali, bir gün onun için kutsal bir mesleğe dönüştü.
Pilotluk onun için yalnızca bir meslek seçimi değildi, bu, riskle barışmak ve ömrünü Vatanın semasına emanet etmekti.
Onu yakından tanıyanlar, Emil’in hayat dolu ve esprili bir insan olduğunu söylerler.
Askerî pilotluk ise cesaret kadar disiplin ve sorumluluk da gerektirir.
Emil, bu nitelikleri hayatının her alanında koruyordu. Görev sırasında ciddi ve talepkârdı. Bu talepkârlığın ardında ise yufka yürekli, samimi bir komutan duruyordu.
Sivil hayatta ne kadar esprili ve neşeliyse, görev sırasında bir o kadar ağırbaşlı ve soğukkanlıydı.
Onun kendine özgü kuralları vardı. Bu kurallardan biri de kahramanlığın göz önünde olması değildi. Ona göre gerçek kahramanlık, kimsenin görmediği anlarda bile görevi vicdanla yerine getirmekti.
Emil Nezirov yalnızca bu kurallara bağlı bir asker portresinden ibaret değildi.
Üniformasını çıkardıktan sonra, ailesi ve yakın çevresi için bambaşka bir Emil’e dönüşüyordu.
Ailede altı çocuk vardı- üç erkek kardeş ve üç kız kardeş. Emil, ailenin beşinci çocuğuydu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti.
Kardeşler arasında her zaman büyük bir sevgi ve uyum hâkim olmuştu. Bu bağ, ebeveynlerinden aldıkları terbiyenin bir sonucuydu.
Emil evde, akraba ve yakınları arasında ortamı canlandırır, gürültüsüyle sessizliği şenliğe çevirir, kahkahasıyla evin havasına neşe katardı.
O, hayat dolu biriydi.

Müziğe, tiyatroya ve genel olarak sanata büyük bir sevgisi vardı. Emil için sanat sadece bir ilgi alanı değildi; sanki aldığı her nefeste sanatın güzelliğini hissediyordu.
Yakınlarının bana gönderdiği videolarda seslendirdiği şarkılar, onun yeteneğini açıkça ortaya koyuyor. Emil, profesyonel bir şarkıcı gibi söylediği eserlerle insanın ruhunu dinlendiriyor. Sesi son derece temiz, duygulu ve kulağa hoş geliyor.
Emil şarkı söylerken adeta bulunduğu ortamdan soyutlanır, başka bir âleme geçerdi.
Aynı zamanda güçlü bir parodi yeteneğine sahipti. Oyuncuları, hanendeleri ve şarkıcıları büyük bir ustalıkla taklit ederdi.
Onun bulunduğu yerde kederden, hüzünden, dedikodudan ve kıskançlıktan söz etmek mümkün değildi.
Onu izledikçe şunu düşünüyorum: Emil bu dünyaya sanki insanlığa sevincin, iyimserliğin ve neşenin güzelliğini aşılamak için gelmişti.
Emil’in içindeki bu özellik, onun askerî ciddiyetine gölge düşürmüyor; aksine bu ciddiyeti daha da tamamlıyordu.
Onunla ilgili hatıraları bana göndermelerini ailesinden ve akrabalarından rica ettiğimde, bir gün elimde onunla ilgili bir kitap dizisi oluşturacak kadar malzeme olacağına inanmazdım.
Aile içindeki sorumluluk duygusu, onunla ilgili söylenen tek bir cümlenin bile unutulmadan korunması, görülen rüyaların anbean anlatılması, saatlerce dinlediğim ses kayıtları ve izlediğim video materyalleri beni gerçekten çok mutlu etti.
Bu makale, ŞEHİTİMİZİ kardeş Türkiye okuyucusuna az da olsa tanıtmak; onun kısa ama zengin hayat hikâyesinin bazı anlarıyla onları baş başa bırakmak amacını taşımaktadır.
Asıl hatıraları ve derin anıları, nasip olursa onun hakkında yazacağım kitapta okuyacaksınız, inşallah.
Albay Emil Nezirov hakkında bir dizi yazı yazılsa bile yine de az kalır. Bu sözlerimi asla abartılı düşünceler olarak algılamayın.
Bu materyalleri inceledikçe şöyle düşünüyorum:
“Allah’ım, kısa yaşanmış bir ömre bu kadar zengin bir hayat hikâyesi nasıl sığar? Bir insan 52 yıllık yaşamında bu denli pozitif, bu kadar unutulmaz hatıralarla hafızalarda yaşıyor, gönüllerde yer ediyorsa, onun ruhu her zaman şad olur.”
Emil, kızlarının akordeon, kemençe ve kanunla icra ettikleri müzik eserlerinden büyük bir haz duyardı.
Bu müziklerde, onlara hitaben yazdığı mektuplarda ve birlikte geçirdikleri mutlu günlerde, babalarının silinmez hatıraları yaşamaya devam ediyor.
Albay Nezirov, Vatanı standart, süslü cümlelerle sevmezdi. O vatana olan karşılıksız sevgisini seçtiği mesleğiyle, büyüğü olduğu ailesiyle, anne-babasıyla, kardeşleriyle kurduğu sevgi bağıyla daha da zenginleştirirdi.

Askerî üniforma onun üzerinde sadece bir giysi değildi, bu üniforma, sorumluluğun, sadakatin ve sonuna kadar yürümeye karar verdiği askerlik yolunun simgesiydi.
Bu yolculuk kimi zaman günlerce, hatta aylarca aileden uzak kalmak, kimi zaman bekletmek, kimi zaman da susarak yürümek demektir.
Emil bu yolun ağırlığını ve zorluğunu biliyordu. Buna rağmen ne pişmanlık duydu ne de geri adım attı.
Onun hayatında sessiz, derin ve sadık bir sevgi daha vardı- kaderini birleştirdiği, çocuklarının annesi, son nefesine kadar sevgisine bağlı kaldığı hayat arkadaşı Mehpare Hanım’a duyduğu sevgi.
Bu sevginin en saf ifadesi, Emil’in ona yazdığı ilk aşk mektubunda yer alır:
“Bir ağacın kökleri toprağın derinliklerine nasıl tutunuyorsa, senin sevgin de benim kalbime öylece, kalıcı olarak kök saldı,” diye yazıyordu.
Ayrılığın özlemini gizlemeden, şikâyet etmeden kaleme alıyordu. Sınav günü kapı arkasında bekleyemediği için özür dileyen, mektubuna gelecek cevabı sabırsızlıkla bekleyen bir âşığın samimiyeti var bu satırlarda:
“Mehpare, sana olan sevgim her geçen gün daha da güçleniyor. Bunu tek bir kelimeyle anlatamam. Seni tertemiz bir sevgiyle seviyorum. Geleceğimizi aydınlat, Güneş gibi parlasın. Bizim sevgimiz de seven gençlere ışık olsun.”
Mektubun sonunda yazdığı dizeler ise Emil’in iç dünyasını olduğu gibi yansıtıyordu. “Seni dünyalar kadar seviyorum” diyen bu mısralar, yalnızca bir gencin aşkı değil; hayatını birleştirmek istediği kadına duyduğu saf sevginin ifadesiydi.
Emil severdi, özlerdi, beklerdi… Ama bunların hiçbirini görev bilincinin önüne koymazdı.

Ailesi için Emil sadece bir pilot değildi. O; bir kardeş, bir eş, bir baba, bir dayı, bir amcaydı.
Ağabeyi için arkasında sessizce duran bir güç; eşi için beklemenin anlamını değiştiren bir hayat arkadaşı; kızları içinse her zaman gurur duydukları bir baba idi.
Şehadetinden sonra ailesinin hafızasında onunla ilgili hatıralar, teselli veren bir güce dönüştü.
Yakınları, Emil her rüyalarına girdiğinde, onun zamansız ayrılığının aslında bir ayrılık değil, ebedî bir birlik olduğuna bir kez daha inanıyorlar.
Emil Nezirov, bir sonraki meslek görevini yerine getirirken ŞEHİT oldu. Onun hayatı yarım kalmadı; tamamlandı.
Çünkü ŞEHİTLİK bir son değil, ebediyete uzanan, hiç bitmeyen bir yoldur.
Albay Emil Nezirov, ardında özlem dolu bir hüzün ve evrene sığmayan onurlu bir isim bırakarak aramızdan ayrıldı.
Görev süresi boyunca Emil Nezirov birçok yabancı ülkede görevlendirilmiş, uluslararası tecrübeler edinerek Azerbaycan askerî havacılığının gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.
İş arkadaşları -ister askerî ister sivil olsun onun ne denli olumlu özelliklere sahip olduğundan içtenlikle söz ederler.
Onun yalnızca profesyonel ve sorumluluk sahibi bir asker değil, aynı zamanda son derece samimi, merhametli ve hayat dolu bir insan olduğunu sık sık vurgularlar.
Hatta onsuz çıktıkları görevlerin ne kadar sıkıcı ve renksiz geçtiğini de itiraf ederler:
“Emil bizimle olduğunda günlerin, saatlerin nasıl geçip gittiğini fark etmezdik. O olmadığında ise günler bir türlü bitmezdi.”
Emil Nezirov çok iyi bir babaydı. Üç kız babası olmaktan büyük gurur duyardı.
Kızlarına duygularını ve hayallerini mektuplarla ifade etmeyi çok severdi. İlk mektubunu büyük kızı Leyla’ya yazmıştı:
“Tatlı kızım Leyla!
Sen ailemizin ilki oldun, dünyaya gelişinle bize sevinç dolu günler yaşattın. İsterdim ki 2015 yılında hayalini kurduğun üniversiteyi kazanarak bu sevinci bize bir kez daha yaşatasın…”
Albay Emil Nezirov’un ne kadar vatansever bir insan olduğunu ikinci kızı Nezrin’in hatıralarında da açıkça görüyoruz:
“Babam vatanını, toprağını sonsuz derecede severdi. Kısacası, canıyla bağlıydı bu topraklara. Çocukluktan itibaren bizi vatansever bir ruhla yetiştirmesi, Azerbaycan Milli Marşı çalındığında bizi sıraya dizip kendisi de bizimle birlikte elini göğsüne koyarak Marşı söylemesi ve bittikten sonra “Artık serbestsiniz!” demesi bunun en açık kanıtıdır.”
En küçük kızı Ayten, dördüncü sınıfta okurken ona yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Vatanına, halkına, milletine ve soyuna layık bir evlat ol. Bu, senin bana vereceğin ikinci hediye olur.”
Bu satırlarda da onun vatanına ve milletine nasıl bağlı olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Hakkındaki hatıraları satır satır yazsam bile yine de sayfalara sığmaz.
“Emil benim sadece kardeşim değil, aynı zamanda sırdaşımdı. Onunla 11 yıl aynı evde büyüdük.
Sonraları eğitim ve meslek yolları bizi ayırdı. Sık sık görüşemesek de kalplerimiz her zaman birlikte attı.
Emil çocukluğundan itibaren saf, dürüst ve son derece samimi biriydi. Yalandan, hasetten, samimiyetsizlikten ve kıskançlıktan uzak bir insandı.
Kalbi çok temizdi, merhamet doluydu. İşte bu özelliği nedeniyle çevresindeki herkesi de kendisi gibi sanırdı.
Onu tanıyan herkesle konuştuğunuzda, hakkında yalnızca güzel ve içten sözler duyarsınız. Bu insanın sözlüğünde kötülük diye bir kelime yoktu.
Hayatının her alanında son derece sorumluluk sahibi ve titizdi. Bazen “talepkâr” denildiğinde sert, katı mizaçlı bir insan gözümüzde canlanır. Emil’de ise tam tersiydi, onun yumuşak karakteri bu sertliği her zaman gölgede bırakırdı.
Asker arkadaşları Emil’den söz ederken onu hep “kimsesizlerin babası” olarak anarlar.
Sadece kardeşim olduğu için onun hakkında böyle konuştuğumu düşünmeyin.
Ben insanlığıyla, merhametiyle ve mesleğinde ustalığıyla öne çıkan, gerçek bir evlat, gerçek bir kardeş, gerçek bir eş, gerçek bir baba, gerçek bir dayı, gerçek bir amca ve gerçek bir akraba olarak tanınan bir insanı anlatıyorum.
Onun hayat kroniği, gelecek nesiller için ders olarak okutulacak niteliktedir.”
Bu sözler, Albay Emil Nezirov hakkında ağabeyi Abbas Bey’in hatıralarındandır.
Abbas Bey’i dinledikçe, onun kardeşi hakkında yorulmadan, usanmadan saatlerce, hatta günlerce konuşabileceğine emin oldum.
Onunla ilgili anlatılan hatıralarda ve görülen rüyalarda Emil’in canlı portresini görmek mümkündür.
Yeniden ŞEHİTİMİZİN not defterindeki şiirlere, söylediği şarkılara yazılan sözlere bakıyorum.
Sevgi, aşk ve özlem dolu dizeler dikkatimi çekiyor. Her birinde Emil’in kalbinde saklı kalan sözler yankı buluyor.
Adeta insanın ruhunu dinlendiren, yüreğini titreten bu satırlarla Emil, ilk ve son aşkı olan Mehpare’ye duyduğu ebedî sevgiyi yorulmadan itiraf ediyordu.
Şimdi paylaşacağım dizeleri rastgele seçmedim. Bu parçada Mehpare Hanım’ın Emil özlemini, Emil acısını derinden hissettim.
Geceleri sabaha kadar Emil’in fotoğraflarına sarılan, hatıralarıyla baş başa kalan ŞEHİT eşinin dilinden, sanki yıllar önce yazılmış gibiydi bu sözler.
Bu dizelerle, bir yiğidin daha, bir ŞEHİTİN yarım kalan hayat hikâyesini anlatan yazımı sonlandırıyorum.
Mekânı cennet çiçekleriyle süslü, sevgisi zamana meydan okuyan ŞEHİTİMİZİN ruhu şad olsun:
Gece gündüz yollarına bakıp ağlarım,
Resmini yüreğime sarıp saklarım.
Gece gündüz deniz gibi coşup çağlarım,
Canım söyle, neredesin?

Özgeçmiş
Emil Nezirov (Nezir oğlu), 4 Şubat 1969 tarihinde Azerbaycan’ın Lenkaran şehrine bağlı Viravul köyünde doğdu.
1976–1986 yılları arasında Viravul Köy Ortaokulu’nda öğrenim gördü.
1987 yılında Lomonosov Askerî Havacılık Teknisyenleri Okulunu kazandı ve 1990 yılında bu okuldan mezun oldu.
Okuldan mezuniyetinin ardından Teğmen rütbesiyle görevlendirilerek, Transkafkasya Askerî Bölgesi’ne bağlı H.Z.Tağıyev Askerî Hava Üssünde uçak teknisyeni olarak göreve başladı.
1992 Yılının başlarında gönüllü olarak Azerbaycan Millî Ordusu saflarına katıldı ve Gala askerî yerleşkesindeki askerî hava üssünde Mi-24 helikopterinde teknisyen nişancı olarak görev yaptı.
Birinci Karabağ Savaşı’na fiilen katıldı ve Birinci Karabağ Savaşı gazisidir.
Görev süresi boyunca KA-27 tipi helikopterde teknisyen nişancı, daha sonra ise teknisyen eğitmen olarak görev yaptı.
1997–2000 Yılları arasında Gala Askerî Hava Üssünde Mi-8 MTV helikopterinde teknisyen olarak hizmet verdi ve bu süre zarfında Yüzbaşı rütbesine terfi edildi.
15 Eylül 2000 tarihinde Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinden Yüzbaşı rütbesiyle yedeğe ayrıldı.
23 Ekim 2003 tarihinde Devlet Sınır Kuvvetlerinin (DSK) bünyesindeki askerî üste göreve başladı ve DSK’nin ilk Havacılık Birliğinin kurucularından biri oldu.
Mi-8 MTV helikopterinde teknisyen olarak başladığı görevini, 2005 yılında aynı helikopterde teknisyen eğitmen olarak sürdürdü.
Eğitmenlik yaptığı dönemde birçok askerî havacılık personelinin yetişmesinde önemli rol oynadı.
2008 Yılında binbaşı rütbesiyle filo komutan yardımcılığı görevine atandı.
7 Eylül 2015 tarihinde Yarbay rütbesine terfi edildi.
9 Aralık 2015 tarihinde Devlet Sınır Kuvvetlerinin Havacılık Dairesi Uçuş Mühendisliği Şubesinde helikopterler ve motorlar üzre kıdemli mühendis subay görevine getirildi.
1992–2016 Yılları arasında toplam 3.200 saat uçuş gerçekleştirdi.
İkinci Karabağ Savaşı’nın da aktif katılımcılarındandı.
Görev süresi boyunca çeşitli madalya ve takdir belgeleriyle ödüllendirildi.
Aldığı 13. ve son madalya, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından Vatan Savaşı’nda gösterdiği hizmetlere göre takdim edilen “Vatan Uğrunda” madalyasıdır.
2021 Yılında DSK bünyesinde kurulan Özel Hava Operasyonları Kuvvetleri Komutan Yardımcılığına ve Mühendis Havacılık Şubesi Başkanlığına atandı. Aynı yıl Albay rütbesine terfi edildi.
30 Kasım 2021 tarihinde, Hızı bölgesinin sınırları içinde bulunan “Karaheybet” Havacılık Poligonunda gerçekleştirilen eğitim uçuşu sırasında meydana gelen kaza sonucu ŞEHİT oldu.
Görev süresi boyunca dört farklı helikopter tipinde Mi-24, K-27, Mi-8 ve Mi-17 uçuş yetkisi ve ilgili sertifikalara sahipti.
Evliydi, üç kız çocuğu babasıydı.
“Maziden gelen sesler”serisinde:
Keşke Günlük Yarım Kalmasaydı…
İlk kez 2004 yılının Mayıs ayında onun hakkında yazmıştım. O zaman bu yazı bir makaleydi. Yıllar geçti, zaman değişti, Karabağ’ın kaderi değişti; ama o günlüğün satırları değişmedi. Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca, Hikmet’in doğum gününde yeniden o satırlara dönme ihtiyacı duydum. Bu kez yalnızca bir anı olarak değil, zamanın süzgecinden geçmiş bir hafıza olarak.
“Önce Vatan” projesi kapsamında 44 günlük Karabağ Savaşı’nın ŞEHİTLERİNİ tanıtıyorum. Bu yazı ise I. Karabağ Savaşı’nda vatan uğruna canını feda etmiş, yarım kalmış bir günlüğün sahibine -ŞEHİT doktor Hikmet Allahverdili’ye adanmıştır.
Hikmet’in günlüğü, onun hayatı gibi yarım kalmış. Ailesiyle ilk tanıştığımda, toplanan belgelerle birlikte bu defter de bana emanet edildi. Sararmış sayfalar, titrek bir el yazısı, bazen aceleyle kaleme alınmış cümleler…
Sayfaları elimde çevirirken, sanki onun- Hikmet’in nabzını tutuyordum.
Bu günlük, Hikmet’i benim için yalnızca bir ŞEHİT olarak değil, yaşayan, düşünen, seven, korkusuz ve umutla hayata tutunan bir insan olarak tanıttı.
O günlük, Hikmet’in portresini gözlerimin önünde canlandırdı, onu kâğıdın üzerinden alıp canlı bir insan gibi karşıma koydu.
Uzun yıllar sonra o satırlarla yeniden yüz yüze geldiğimde, yalnızca bir günlüğü değil, bir kaderi yeniden okumaya başladım.
Ailesiyle ve artık hayatta olmayan Menzer anneyle ilk karşılaşmamı hatırladım. Evladıyla aynı toprakta defnedilme hayaliyle yaşayan, ancak bu arzuyu yüreğinde taşıyıp götüren bir anneydi Menzer anne. Şöyle demişti:
“Tanrı’dan şimdi tek bir dileğim var- keşke yavrumun yattığı toprağa baş koyabilsem.”
Yıllar geçti… Karabağ Savaşı’nda Zafer bizim oldu, topraklarımız özgürlüğüne kavuştu. Cebrayıl, Ağdam, Fuzuli, Gubadlı, Kelbecer ve daha nice şehir geri alındı.
Ancak Menzer anne bu haberin sevincini doyasıya yaşayamadı.
Yıllarca kalbinde yaşattığı, bir gün ata toprağında evladıyla yan yana, aynı mezarda uyuma hayaline kavuşamadı.
Evlat hasretiyle, toprak özlemiyle Cebrayıl’dan uzakta, Bakü’de toprağa emanet edildi Menzer anne.
30 Yılın ardından yeniden bizi ana topraklarımıza kavuşturduğu bu zafer, aynı zamanda I. Karabağ Savaşı’nda ŞEHİT düşen yiğitlerimizin mezarlarının isimlerine layık şekilde düzenlenmesine de vesile oldu.

2025 yılında Hikmet’in mezarı yenilendi. Böylece kahramanımızın hatırası, ziyaretçilerin ona huzur içinde saygı gösterebilmesi için daha da anlamlı bir hâl aldı.
Ama bunların hiç birini Menzer ana göremedi…
Hikmet hakkında yazmak istediğim çok şey vardı, elimde ona dair pek çok anı bulunuyordu. Hatta bir kitap yazmayı bile düşünüyordum. Ancak bazen insanın elinde olan her şey bir anda yok olup gidiyor. Bilgisayarımın arızalanmasıyla birlikte topladığım tüm materyaller silindi. Böylece “Keşke Günlük Yarım Kalmasaydı” adlı kitap da yazılmadan kayboldu.
Yıllar sonra Hikmet’in yakın akrabası Nail Bey’le sosyal medyada yeniden karşılaşmam, beni o yıllara geri götürdü.
Sanki günlük beni yeniden çağırıyordu. İşte bu yüzden, bir ŞEHİTİN yarım kalan günlüğündeki satırlardan söz eden ve yıllar önce kaleme aldığım o makaleyi, onun Doğum gününde sizlere sunuyorum:
Karşımda, sayfaları yavaş yavaş sararmaya başlayan bir günlük duruyor. İlk satırı 6 Temmuz 1992’de, son iki satırı ise aynı yılın 28 Temmuz’unda yazılmış.
Defteri açtığımda ilk dikkatimi çeken şu sözler oluyor:
“Keşke günlük yarım kalmasaydı…”
10 Temmuz, saat 17.20’de yazılan satırları okuyorum:
“Saat 17.20. Yağmur devam ediyor. Sis de bir yandan insanın kafasını karıştırıyor. Ama arkamda beni bekleyenler var; yaşamalıyım. Buna hakkım var.
Eğer ölürsem (bu Karabağ toprağında kaçınılmaz ve sıradan bir şeydir — Vatan uğruna ölmek bir onurdur…)
Ve bu günlük kimin eline geçerse, beni kınamasın. Herkesin hayata bakışı farklıdır. Ben de acılarımı bu defterin (cansız sayfaların) üzerine dökerek yüreğime bir nebze olsun rahatlık veriyorum.
Belki bu günlük yarım kalır, önemli değil. Yeter ki, Vatan yaşasın, yeter ki, annem yaşasın, UMAN’sız UMAN’ım (sevdiği kızın takma adı) bensiz de yaşasın.
Amin! Amin! Amin!”
Kimdir bu satırların yazarı?
Kimdir Vatan’ın acısını, sızısını kelimelere döken, kalbi düşmana karşı nefret ve öfkeyle çarpan, sevdiğinin hayalleriyle baş başa kalan bu insan?
Ermişler yurdu Azerbaycan’ın en güzel köşelerinden biri… Geçilmez sarp kayaları, kartalların yuvası olan yüksek dağları, buz gibi pınarları; insanın yüreğini titreten doğasıyla tanınan, bir zamanlar şenlikli ve misafirperver, bugün ise düşman ayakları altında ezilmiş; vatan uğruna nice evladını şehit verip bağrına basmış Cebrayıl toprağı…
1965 yılının karlı bir kış gününde, 17 Ocak’ta, Cebrayıl’ın Karacallı köyünde, Esed öğretmenin ailesinde dünyaya gözlerini açtı Hikmet. Daha çocuk yaşlarından itibaren sevecenliği ve içtenliğiyle herkesin sevgisini kazandı.
Babası Esed öğretmenden aldığı terbiye; ilme ve eğitime duyduğu sonsuz ilgi, annesi Menzer teyzenin vatansever ruhla söylediği ninniler ve bayatılar, onun küçücük kalbinde derin duygular uyandırıyor, onu toprağına ve milletine daha da sıkı bağlıyordu.
Hayali doktor olmaktı. 1982 yılında komşu Balyand köyünde bulunan N. Nerimanov adına ortaokulu üstün başarıyla bitirdi. Vatani görevini yerine getirmek üzere askere gitti.
Askerliğini tamamladıktan sonra yurda döndü ve 1985 yılında belgelerini Azerbaycan Devlet Tıp Enstitüsü’nün Pediatri Fakültesine verdi.
Yüksek puanlarla enstitüye kabul edildi. Enstitünün sosyal faaliyetlerinde aktif rol aldı, üç yıl boyunca derslerini üstün başarıyla tamamladı. Üçüncü sınıfı bitirdikten sonra, 1989 yılında birkaç başarılı öğrenciyle birlikte Saratov Tıp Enstitüsü’nün askerî tıp fakültesine gönderildi. Bu fakülte, Askerî Tıp Akademisi statüsüne sahipti.
Bu dönem, soframızın başköşesinde oturttuğumuz nankör ermeni komşularımızın topraklarımıza saldırdığı, soydaşlarımızı ata-baba yurdu olan İrevan topraklarından vahşice sürdüğü yıllardı.
Vatanından uzakta kalan Hikmet, ülkesinin düştüğü bu belanın çarelerini düşünerek, içi içini yiyerek eğitimini tamamladı ve bir an önce doğma yurda döneceği günü bekliyordu.
Sovyetler Birliği’nin her yerinde olduğu gibi, eğitim gördüğü şehirde de ermenilerin bize karşı sinsi niyetleri açıkça hissediliyordu. Defalarca kaldığı odanın duvarlarına Azerbaycan’ın arması ve üç renkli bayrağımızın resimlerini astığı için ona kin dolu sözler söylemişlerdi. Ancak Hikmet, onları yerinde ve keskin sözleriyle susturmayı biliyordu.
Bir gün hastanede staj yaparken, bir Ermeni doktorun, Şaqren Mkrtçyan’ın “İstoriko-arhitekturnıye pamyatniki Nagornogo Karabaha”
(“Dağlık Karabağ’ın Tarihî ve Mimari Anıtları”) adlı kitabını hastalara göstererek,
“Bunlar bizim topraklarımızdır, Karabağ bizimdir,” dediğini duydu. Bunun açık bir propaganda olduğunu anlayan Hikmet, bu kitabın başka milletlerden insanlara gösterilerek hakkımızda olumsuz bir algı oluşturulmasını engellemek için, bursundan biriktirdiği tüm parasını vererek kitabı çok pahalıya satın aldı.
Bir keresinde kendisine ders veren bir ermeni albay, onu devlet sınavından bırakmakla tehdit etti. Ancak Hikmet’in sınav komisyonu karşısında verdiği tutarlı ve sağlam cevaplar, albayın bu isteğini kursağında bıraktı, Hikmet sınavı pekiyi dereceyle geçti.
Yazdığı günlüğü okudukça, kalbinde düşmana karşı kabaran öfke ve nefreti açıkça görmek mümkündür.
1991 yılında Saratov Tıp Enstitüsü’nden mezun oldu ve Transkafkasya Askerî Bölgesi’ne tayin edildi. Ağstafa’nın Saloğlu köyündeki askerî birlikte doktor olarak göreve başladı.
Ne kadar ilginçtir ki, göreve başladığı gün askerî üs patlatıldı. Bu olay, Azerbaycan’a karşı gerçekleştirilen açık bir provokasyondu. Hikmet, daha ilk andan itibaren yalnızca askerlerin değil, köyde bir sağlık ocağı bulunmadığından sivil halkın da hayatı için mücadele etti.
Hikmet Allahverdiyev, bu birlikte görev yaparken kendi hayatını tehlikeye atarak Goranboy’un Todan köyünde henüz yeni yeni oluşmaya başlayan özsavunma taburuna ve yerel halka maddi yardım ve askerî mühimmat taşıdı.

Durumun her geçen gün daha da ağırlaştığını gören Hikmet, artık dayanamaz ve Millî Ordumuza geçmeye kesin karar verir. 1992 yılının Mart ayında Savunma Bakanı tarafından kabul edilir ve amacını bildirir.
Ancak olumlu bir yanıt alamayınca, Savunma Bakanlığı’na resmî bir dilekçeyle başvurur.
Nihayet 19 Mayıs 1992’de, 730 numaralı askerî birliğe askerî doktor olarak atandı. O dönemde bu birlik Sitalçay’da eğitim görüyor, askerleri önce Goranboy’a, daha sonra ise Ağdere cephelerine sevk ediyordu.
1992 yılının Haziran ayı başlarında önce Gence’ye, birkaç gün sonra da Ağdere’ye nakledilen birlikte Hikmet, yalnızca bir doktor olarak değil, aynı zamanda bir savaşçı olarak da görev yapıyordu.
Anavatan Azerbaycan’ın bağrının evlat acısıyla dağlanmasına, yurtlarının düşman tarafından yağmalanmasına katlanmak Hikmet için son derece ağırdı. O artık Vatan uğruna canından geçmeye hazırdı. Günlüğünde yazdığı “Yeter ki Vatan yaşasın” sözleri boşuna yazılmamıştı. Bu sözlerin ardında, Vatan ve namus uğruna ŞEHİT olmanın ne büyük bir onur olduğu yatıyordu.
Ağdere savaşları sırasında bazı köylerin (Nerkin, Oratoğ, Kasapet) alınmasında büyük cesaretle yer almıştı.
Günlüğünde şöyle yazıyordu:
“Doğrusu burada insan, insani özelliklerini yavaş yavaş kaybediyor. Bu da savaşın yazılmamış kanunu. Keşke bu savaşı en kısa sürede, kayıpsız ve zaferle bitirebilsek./Saat 12.10/
Saat 12.40
Helal olsun sana, Azeri-TÜRK oğlu! Aferin! Bütün çocuklar, Ana Vatan uğruna verilen bu ölüm-kalım savaşının en zor anlarında bile ölümü onurla karşıladılar. Herkes son ana kadar hazırdır.
Sinirler gergin olsa da, hiç kimsede korku yok. Nasıl olsun ki? Söz konusu olan Vatan’ın bütünlüğü, namusu ve onurudur.
Saat 16.00
Çatışma devam ediyor. Bu bir ölüm-kalım savaşıdır. Haber geldi ki, sözde Ermeniler Ağdere’ye girmişler.
Biz de mevzilere ulaşıp her askere şunu anlatıyoruz: Bu haber doğru olsa bile, son mermiye ve son damla kanımıza kadar savaşmalıyız.
Askerler genç olmalarına rağmen, Vatan karşısındaki sorumluluklarını çok iyi bildikleri için hep bir ağızdan bunun böyle olacağını onaylıyorlar.
Bu yüzden belki de son kez, bir Vatan evladı olarak savaşmak istiyorlar.
Helal olsun! Bin kez helal olsun!
Böyle evlatlara sahip bir Vatan asla yenilmez. Er ya da geç Vatan toprağı düşmandan temizlenecek ve bu topraklar yeniden bereketlenecektir.
O gün uzak değildir. İnşallah çok yakındır. Âmin!
Hikmet, Vatanı özgür ve mutlu görmek istiyordu, göremedi.
Harı bülbülden sevdiğine bir düğün çelengi örmek istiyordu, öremedi.
Geçtiğimiz günlerde ailesini ziyaret ettim. Annesi Menzer teyzenin evlat hasretiyle dolu gözlerine bakmak, iç çekişlerini dinlemek insanın yüreğinde büyük bir sabır ister.
Açtılar başa oyun,
Görmedim oğul toyun.
Evladımın yerine,
Beni mezara koyun.
Bu bayatıyı tesadüfen yazmıyorum. Menzer annenin bakışları bu ağıtı söylüyordu:
“11 yıldır evlat hasreti çekiyorum, 10 yıldır toprak özlemiyle yanıyorum. Kör bir Arap gibi bir köşeye sinmişim, ‘Hikmet’ diye diye kavruluyorum kızım.
Bir Allah’ın kulu (ilgili kurumları kastediyorum) kapımı çalıp ‘anne, nasıl yaşıyorsun?’ demiyor. Ben kimseden para pul istemiyorum. Ben aslan gibi bir yiğidi toprağa verdim, hiç olmazsa bir kez gelip halimi hatırımı sorsunlar.
Beni yakan insanların duyarsızlığıdır. Tanrı’dan tek dileğim var- keşke oğlumun yattığı toprağa bir gün baş koyabilseydim…”
(Hıçkırık boğazını düğümlüyor, sözünü tamamlayamıyor.)
Kardeşleri Ganimet, Fazıl, kız kardeşleri Lalezâr, İmarət, Kifayet ve Şayeste, yüreklerinde kardeş acısını taşımaya devam ediyorlar.
Hikmet hakkında yazılmış yazılara bakıyorum. Tüm makaleler 1993 yılında kaleme alınmış.
(Yalnızca S. Aliyev’in 1996 yılında yayımlanan “Ömür de bir çıraktır” adlı eserindeki yazılar istisnadır.)
28 Temmuz, Hikmet Allahverdiyev’in kahramanca ŞEHİT düştüğü ve aynı zamanda günlüğüne son iki satırı yazdığı gündür:
“Durum biraz sakinleşmiş olsa da gergindir…”
Bu satırları yazarken nereden bilebilirdi ki, yaşam ve sevgi tutkusuyla atan kalbi, tam da bu tarihte sonsuza dek susacaktı?
Hikmet, hem bir doktor hem de bir savaşçı olarak cephede kendi yolunu seçti –ŞEHADETE yükseldi. Yakınlarının anlattığına göre, sık sık ölümünden söz edermiş.
Kendisinden çok sevdiği bu hayat, Hikmet’e vefa göstermedi, sonsuz hayallerini gerçekleştirmesine fırsat tanımadı.
Bugün ailesinde küçük Hikmet büyüyor. Hikmet’in deyimiyle, “yaramaz” kardeşi Fariz’in oğlu, küçük Hikmet…
Herhangi bir ŞEHİT hakkında yazı yazdığımda içimde tuhaf bir duygu uyanır. Her satırımda, o ŞEHİDİN soru dolu bakışları bana çevrilir:
“Peki bizim intikamımız ne zaman alınacak, diriler?
Ne zaman yarım kalan ruhlarımız, özgür Azerbaycan’ın semalarında huzurla dolaşacak?
Ne zaman?..”
Çok yakında… Hem de çok yakında o günü göreceğiz, azizlerim.
Yüce Azerbaycan hiçbir zaman namertlerin önünde eğilmedi, bundan sonra da eğilmeyecek. Yakın zamanda düşman elinde inleyen, baş koyduğunuz toprakları geri alacak, mezarlarınızı başı dik, alnı açık ziyaret edeceğiz.
O gün uzak değil…/Dünyaya Səsimiz gazetesi, Mayıs 2004/
Artık sorularınız bitmiş, Vatanımın yiğit evlatları. Artık özgür Vatanımızın semalarında ruhunuz huzurla dolaşıyor.
Artık bütün dünya BUNU anladı:
KARABAĞ AZERBAYCANDIR!
Altmış Yıl, Bir Kalem, Nice Ömür
Sessizce yazılan hayatlar, korunan hafıza ve gürültüsüz bir ömür…
Bazı insanlar hayata sesle değil, iz bırakarak katılır. Gürültüye ihtiyaç duymazlar, alkış beklemezler, kendilerini merkeze koymazlar. Zamanın içinden acele etmeden geçerler.
Ne varlıklarını ilan eder, ne de görünür olma çabasıyla yaşarlar. Ama yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında, zamanın ritminin onların sessiz adımlarıyla ölçüldüğü fark edilir.
Elman Eldaroğlu, işte bu sessiz yürüyüşün yolcusudur.
Kalemi kendini anlatmak için değil, başkalarının hayatını korumak, kayda geçirmek ve unutulmaya, terk edilmesine engel olmak için tutar. Yazdıkça geri çekilir, geri çekildikçe metin derinleşir. Çünkü bilir ki, yazar öne çıktığında anlam kaybolur. Bu yüzden onun yazılarında yazarı arayanlar çoğu zaman onu bulamazlar. Ama insanı bulurlar. Sessiz kalmış hayatları, adı anılmamış emekleri, fark edilmeden yaşanmış ömürleri bulurlar.
1966 Yılında Azerbaycan’ın Sumgayıt şehrinde dünyaya gelmiştir. Kökleri Yardımlı toprağına uzanır. Bu bağ onun için yalnızca bir coğrafya meselesi değildir; hafızayla kurulan, aidiyetle derinleşen bir sorumluluktur.
Yardımlı Hayırseverler Cemiyeti’nin başkanı olarak yürüttüğü çalışmalar da,“Yardımlının Sesi” gazetesini kurup yaşatması da bu sözün doğal devamıdır. O, her adımında aynı sorunun peşindedir: Kim unutuldu? Kim geride kaldı? Kimin sesi duyulmadı?
“Alın Yazısı”, “Bir Yaprak Ömür”, “Bir Yörenin Evlatları”, “Ömrün Yardımlı Dönemeci” gibi eserler, bir yazarın üretim listesi olmaktan çok daha fazlasıdır. Bu kitaplar, bir toplumun sessiz hafızasıdır.
Elman Eldaroğlu insanları yazmaz, insan hayatlarını anlamlarıyla birlikte kayda geçirir. Onun metinlerinde bir insanın yaşamı, yalnızca kişisel bir hikâye olarak kalmaz, toplumsal belleğin bir parçasına dönüşür.
Matbaa kokusu, gece yarılarına uzanan yazı mesaileri, kelimelerle tutulan uzun nöbetler bu yüzden onun hayatının ayrılmaz parçasıdır.
Ancak Elman Eldaroğlu’nun kalemi yalnızca geçmişe dönük değildir. O, sadece dünyasını değiştirmiş insanlardan yazan bir yazar değildir. Bugün hayatta olan aydınlar, sanatçılar, bilim insanları ve fikir emekçileri de onun dikkat alanındadır. Onları izler, dinler, anlamaya çalışır ve yazar. Çünkü onun için hafıza, yalnızca geçmişi korumak değil, bugünü de kayıt altına almaktır. Yaşayan değerleri hayattayken görünür kılmak, onların emeğini sessizce geleceğe taşımak da bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Bu yüzden onun yazılarında yaşayan insanlar birer vitrin nesnesi gibi sunulmaz. Oldukları hâlleriyle, yürüdükleri yollarla, ürettikleriyle yer alırlar. O ne yüceltir, ne de küçültür. Sözü süslemez, gerçeği eğip bükmez. Tam da bu noktada onun metinleri için şu cümle yerini bulur:
Bu yazılar biyografi olmanın ötesinde, okuyucuyu insan hayatlarının derinliğine taşıyan bir merdivendir.
Gazetecilik Elman Eldaroğlu için bir meslek değildir, bir duruştur. Editörlük bir makam değil, emanettir. Yazarlık ise şöhret arayışı değil, gerektiğinde geri çekilebilme, görünmez olabilme becerisidir. Bu nedenle onun yazılarında “ben” kelimesi neredeyse hiç yer almaz. Orada hep kahramanı vardır. Unutulmuş isimler, sessiz kalmış hayatlar, gündelik koşuşturma içinde fark edilmeyen emekler satır aralarında yeniden görünür hâle gelir.
2015 Yılında hayat onu okyanusun ötesine, Amerika Birleşik Devletleri’ne götürür. Eşinin doktora eğitimi nedeniyle ailesiyle birlikte bir süre vatandan uzak kalır. Coğrafya değişir, ama sorumluluk duygusu değişmez kalır.
O, Amerika saatine göre yazar, Azerbaycan saatine göre vatan basınına gönderir ve iki kıta arasında yaşayan soydaşlarının hikâyelerini vatanda duyurur.
ABD’de yaşayan Azerbaycanlıların hayatları, başarıları, çabaları ve gündelik mücadeleleri onun kaleminde buluşur.
Bu yazılar aceleyle yazılmış metinler değildir. Elman Eldaroğlu insanları dinler, anlamaya çalışır, bekler. Çünkü bazı hikâyeler hızla anlatılamaz. Onun yazılarında insan, bir başarı tablosu olarak değil, bütün gerçekliğiyle, olduğu gibi yer alır.
Kendi hayatından söz etmeyi tercih etmez. Kahramanlarını özenle korur. Bayram günlerinde onlara birer tebrik mesajıyla ulaşması, kalemindeki sessiz vefanın küçük ama anlamlı bir göstergesidir.
Yazar kahramanlarına yazılarıyla sürpriz yapmayı çok sever. Onun dünyası süssüzdür, ama derindir. Sade görünür, ama hafızada kalıcı bir iz bırakır.
Resmî kayıtlara göre 3 Ocak, gerçekte ise 11 Ocak…
Bugün Elman Eldaroğlu için 60 yaş kapıyı çalıyor. Ancak bu yaş bir son değildir. Bu, acele etmeyenlerin yaşıdır. Geriye bakıldığında pişmanlık değil, anlamla örülmüş bir yol görülüyorsa, yol hâlâ devam ediyor demektir.
Altmış yaş, bir ömrün muhasebesinden çok, yeni bir sorumluluk eşiğidir.
Hâlâ söylenecek çok söz vardır. Hâlâ korunacak bir hafıza vardır.
Hâlâ yaşayan değerleri hayattayken yazmak, geçmişle bugünü vicdan terazisinde tartmak gerekir. Ve Elman Eldaroğlu, millî hafızanın sessiz ve gürültüsüz yolcusu olarak bu yolda yürümeye devam etmektedir.
Sayın Elman bey!
Onurla dolu 60 yıllık yaşamınız, bundan sonra da güzel günlerle taçlansın.
Yeni yaşınız kutlu olsun- geçmişi unutturmayan, bugünü görünür kılan, insan hayatlarını sessizce tarihe emanet eden İNSAN!

Halide Halid / Araştırmacı yazar
Biz, aynı dili konuşan, aynı kökten gelen ve aynı hafızayı taşıyan insanlarız.
Coğrafyalar bizi ayırabilir, ama dilimiz, tarihimiz ve kaderimiz bizi her zaman bir arada tutar. Nerede yaşadığımız önemli değil, “Azerbaycan” dediğimizde içimizde aynı sızı, aynı gurur uyanır. Bu isim, sadece bir ülkeyi değil, aynı zamanda bir kimliği ve sorumluluğu da simgeler.
31 Aralık – Dünya Azerbaycanlılarının Dayanışma Günü sadece resmi bir bayram değildir. Bugün, bölünmüş toprakların, yarım kalan kaderlerin ve dünyanın dört bir yanına dağılmış Azerbaycanlı yüreklerin birbirini hatırladığı gündür.
Bu tarih bize yalnızca birlikten bahsetmez, aynı zamanda neden bir olmamız gerektiğini de hatırlatır. Çünkü bu birlik tesadüfen oluşmamış, ihtiyaçtan doğmuştur.
Dünya Azerbaycanlılarının Dayanışma Günü tesadüfi bir tarih değildir. Bunun kökünde halkın iradesi, hafızası ve özgürlük arzusu vardır.
1980’li yılların sonlarında Azerbaycan’da yaşanan sosyal ve siyasi süreçler, ulusal haklara yönelik haksızlıklar toplumda derin bir kaygı yarattı. Uzun yıllar susturulmuş halk, ilk kez açıkça sözünü söylemeye karar verdi.
1988 Yılı sonbaharında, Bakü’nün merkezinde binlerce insan özgürlük, adalet ve ulusal onur talebiyle meydanlara çıktı. Bu kitlesel gösteriler, Azerbaycanlıların yalnızca aynı toprağı değil, aynı kaderi paylaştığını gösterdi. Meydanlar sadece bir protesto alanı değil, aynı zamanda ulusal bilincin şekillendiği mekanlar haline geldi. O günlerde “birlik” anlayışı slogan olmaktan çıkarak gerçek bir ihtiyaç hâline geldi. Dayanışma artık bir tercih değil, bir zorunluluktu.
Bu dayanışma kolay kazanılmadı. Araz nehrinin iki yakasında kalan hasret zamanla topraktan hafızaya taşındı. Sınırlar çizildi, yollar kapandı, isimler değiştirildi, ama dil susturulamadı. Anne ninnisi, bayatı, dua, ağı- hepsi bu birliğin sessiz taşıyıcısı hâline geldi. Tarih bizi ayırmaya çalışsa da, hafızamız buna izin vermedi.
Bu toplumsal uyanış, sonradan tarihi bir kararla resmi anlam kazandı.
Ulusal birliğin devlet düzeyinde tanınması, ulu önder Haydar Aliyev’in adıyla bağlantılıdır. Onun önderliğinde 1991 yılında Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde 31 Aralık’ın Milli Dayanışma Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. Kısa süre sonra bu tarih tüm Azerbaycan için resmi bayram statüsü kazandı. Böylece halkın içinden gelen birlik duygusu devlet düzeyinde tanındı ve korundu.
Bu siyasi ve ideolojik çizgi, 2001 yılında daha da güçlendi. 2001 yılının 9–10 Kasım tarihlerinde Bakü’de Dünya Azerbaycanlılarının I Kurultayı gerçekleştirildi. Bu kurultay, dünya Azerbaycanlılarını birleştirmek ve diaspora faaliyetlerinde mevcut sorunları çözmek açısından önemli bir tarihi olay haline geldi.
Kurultayda derin anlamlı bir konuşma yapan ulu önder Haydar Aliyev, dünya Azerbaycanlılarının ulusal birliğinin ve dayanışmasının sağlanması, Azerbaycan devleti ile dünya Azerbaycanlıları arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi, ortaya çıkan sorunların çözümünde çabaların birleştirilmesi, ana dilin ve milli-manevi değerlerin korunması ve geliştirilmesi konusundaki önemli görüşlerini paylaştı.
“Her insan için millî mensubiyeti onun gurur kaynağıdır. Ben her zaman gurur duydum, bugün de gurur duyuyorum… Bugün de gurur duyuyorum ki, ben Azerbaycanlıyım!”-Ulu önderin bu sözü, her bir soydaşımız için milli gurur sembolü hâline geldi. Bu sözler sadece bir liderin konuşması değil, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın her Azerbaycanlının kimliğine verdiği cevaptı.
31 Aralık, takvimde işaretli bir gün olmanın ötesinde, halkın iradesiyle oluşmuş bir ulusal birlik sembolüdür. Bu günün kutlanması bir kişinin değil, bir milletin hafızasına dayanır; resmi statü kazanması ise Haydar Aliyev’in siyasi ileri görüşlülüğünün bir sonucudur. Bu ileri görüşlülük, gelecek nesiller için sağlam ideolojik bir temel oluşturdu.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan milyonlarca Azerbaycanlı aynı köke bağlıdır. Onları bir araya getiren sadece pasaport, vatandaşlık veya yaşadıkları ülke değildir. Onları birleştiren ana dili, ortak geçmişi, ortak acısı ve ortak sorumluluğudur. Çünkü Azerbaycanlı olmak sadece bir aidiyet değil- aynı zamanda hem tarih, hem de gelecek karşısında sorumluluk demektir.
Dayanışma birlikte yaşamak demek değildir.
Dayanışma, birbirinin varlığını unutmamaktır.
Dayanışma, zor günde kimin kim olduğunu hatırlamaktır.
Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, Vatan anlayışı içimizde aynı ağırlıktadır. Bazen kendi toprağımızda, bazen toprağımızdan uzakta yaşasak da, Vatan hafızadan çıktığında yok oluruz. Bu yüzden bugün dayanışmamız sesimizle değil, hafızamızla ölçülür.
31 Aralık bize hatırlatıyor ki, birlik tesadüfi değildir.
Bu birlik korunmalı, yaşatılmalı ve gelecek nesillere aktarılmalıdır.
Çünkü dayanışma yalnızca bugünün değil, yarının sorumluluğudur.
Bugün nerede olursak olalım, bir kelime bizi aynı yerde birleştirir-AZERBAYCAN.
Ve bu isim var oldukça, dayanışmamız da var olacaktır.
Bu günümüz ve karşıdan gelen Yeni yılımız kutlu, birliğimiz daim olsun, dostlar!
Yeni yıl her birimize bol başarı, mutluluk ve sağlık dolu ömür nasip etsin.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.