08 Haziran 2026 Pazartesi
Eski Topraklar
Bir Üst Geçidin Ardındaki Zihniyet: Osmancık Devlet Hastanesi Önünde Erişilebilirlik Krizi
Tek kelime ,Irmak Öğretmen Öldü!
Zamana Yenilmeyen Bir Hatıra
Tosyalı Avrupa’nın 2. büyük çelik üreticisi ve dünyanın en hızlı büyüyen çelik üreticisi oldu
VAGİF HÜSEYNOV 90
Zamana Yenilmeyen Bir Hatıra
Bazı insanların ömrü takvimle ölçülmez. Onların hayat yolu, yaşadıkları yılların sayısıyla değil, geride bıraktıkları izlerle hatırlanır. Vagif Hüseynov da böyle insanlardan biriydi.
Bu yıl onun 90. doğum yılıdır.Aramızdan çok erken ayrılmış olsa da sözü, kişiliği ve hatırası zamanın tozuna karışmadı.
Henüz 49 yaşındayken aramızdan ayrılan Vagif Hüseynov, bu kısa ömre koca bir hayat sığdırdı. O, yalnızca şair değildi; haksızlıklara karşı susmayan bir aydın, sözünün arkasında duran bir gazeteci ve her şeyden önce iyi bir insandı.
1936 Yılında Lenkeran’da dünyaya gelen Vagif Hüseynov, Azerbaycan Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesinden mezun oldu. İlk şiiri 1958 yılında “Azerbaycan Gençliği” gazetesinde yayımlandı. Bir süre şiirlerini ve menzumelerini Vagif İbrahim mahlasıyla kaleme aldı.
Meslek hayatına Lenkeran’da yayımlanan “Leninçi” gazetesinde başlayan Hüseynov, daha sonra Masallı’da yayımlanan “Çağırış” gazetesinde bölüm müdürü ve editör olarak görev yaptı. Toplumsal içerikli yazıları, dönemin adaletsizliklerine karşı kaleme aldığı şiirleri ve taviz vermeyen ilkeli duruşuyla kısa sürede saygınlık kazandı.
1978 yılında doğduğu Lenkeran’a dönen Vagif Hüseynov, yaşamının sonuna kadar Radyo Yayınları Redaksiyonunda editör olarak çalıştı. Şeref Nişanı, iki madalya ve Altın Kalem Ödülü ile onurlandırılan şair; “Severek Yaşayanlar”, “Deniz Çağırıyor”, “Vatan, Sana Borcum Kaldı” ve “Bana Zaman Verin” adlı eserleriyle ardında değerli bir edebî miras bıraktı.
Uzun yıllar önce onun hakkında kaleme aldığım bu yazıyı, doğumunun 90. yılı vesilesiyle, saygı ve özlemle Türkiye okurlarının dikkatine sunuyorum:
Bir varmış, bir yokmuş. Azerbaycan adlı memlekette, Lenkeran denilen güzel bir şehir varmış.
Bu şehirde sözünün gücü, vicdanının temizliği, vatanına ve milletine bağlılığıyla tanınan, insanların dertlerine ortak olan Vagif adlı bir şair yaşarmış.
Aslında şairliğinden önce gerçek bir şahsiyetten söz etmeliyim. Kimseye boyun eğmeyen, yalanı, ikiyüzlülüğü ve kıskançlığı yanına yaklaştırmayan gerçek bir şahsiyetten…
Orta boylu, ağır adımlarla yürüyen, vakur tabiatlı; kalın bıyıklarının altındaki dudaklarında, hayatın ona yaşattığı acılara rağmen, hayata karşı ince bir kinaye sezilen sıcak bir tebessüm taşıyan bir şahsiyetten…

Çocukla çocuk, büyükle büyük olmayı bilen bir insandı.
Bu insan hayatta neler görmemişti ki?
Babasızlığın acısını, yoksulluğun çilesini, yüzüne “kardeşim” deyip arkasından hançer saplayan namertlerin ihanetini…
Daha neler neler…
Golu bağlı bir köleyem zemanenin huzurunda
Pencesinde xışmalayır ejdehatek devran meni.
Hayat gemli bir kervandır adımlayır ağır ağır,
Son menzile aparacak koşulduğum kervan meni.
Ne dostların vefası var, ne gohumun itibarı
Ne tapılır bir hal ehli, ne bir duyan insan meni.
Ben tagetsiz, düşman güçlü,elinde hem tüfeng vardır,
Su garşımda, özüm teşne, fakat orda neheng vardır…
Evet, önünde su olduğu hâlde suya hasretti. Hakkın, adaletin, inancın ve güvenin hasretiyle yaşayan bir şairdi.
Onu tanıyan, onu olduğu gibi keşfetmeyi başarabilen insanlar Tanrı’nın bahtiyar kullarıdır. Çünkü o, keşfedilmeye layık bir insandı. Kalbi gözlerinden okunurdu. Kaşlarını çatıp gözlerini bir noktaya diktiğinde bile neler düşündüğünü anlamamak mümkün değildi.
Onu hayatta sürekli düşündüren ve huzursuz eden bir şey vardı: hak ve adalet arayışı.

Değerli okurum!
Bu satırları okurken abarttığımı sanma. Yazdıklarımın hepsi gerçektir.
Onu tanıyan çok insan vardı; hem de benden kat kat yaşlı insanlar. Ben ise onu tanıdığımda henüz on sekiz yaşındaydım.
Yüzünü hiç görmediğim, hep hayallerimde yaşattığım rahmetli babam Halid’in en yakın dostlarından biriydi.
Babamın dostlarını aradığımda ilk onu buldum. Buldum ve çok geçmeden kaybettim.
Onu, Vagif amcayı (sağlığında heybetinden çekindiğim için ona bir kez olsun “amca” diyemedim), belki de benim kadar dikkatle gözlemleyen olmamıştır.
Onun konuşmasında, ağır yürüyüşünde, bıyık altı gülüşünde babamın siluetini kurmuştum.
Vagif hocam yalnızca babamın en yakın dostlarından biri değildi. O, benim gazetecilik mesleğine gönül verme yolundaki ilk üstadımdı. Bugün kaleme aldığım her satırda onun emeğinin, öğütlerinin ve bana aşıladığı meslek sevgisinin izleri vardır.
Tanrı bana onunla birlikte çalışma mutluluğunu nasip etmişti. Lenkeran Yerel Radyo Yayınları Redaksiyonunda o editör, ben ise spikerdim.
Her gün işe gelir, pencerenin önünde özlemle onun yolunu gözlerdim; tıpkı babamı bekler gibi. İşe gelmediği günlerde ise kendime yer bulamazdım.
Bir gün beni odasına çağırıp sordu:
– Kızım, sen benim kardeşimin yadigârısın. Peki neden bana bir kez olsun amca demiyorsun?
Duygulandım, duraksadım. Sonunda kendimde güç bulup:
-Vagif hocam, heybetinizden çekiniyorum, dedim.
Gülümsedi, ben ise ağladım.
Başımı okşayarak:
-Ağlama kızım, ağlama. Bu hayatın acılarına gözyaşıyla değil, kahkaha atarak galip gelmelisin. Bir daha seni ağlarken görmeyeyim. Çok hassas olmamaya çalış, yoksa seni hep ezmeye kalkarlar, dedi.
Ama ben çok sevdiğim bir insanın bu öğüdüne uyamadım. İşte tam da bu hassasiyetim yüzünden hâlâ darbelere ve haksızlıklara göğüs germek zorunda kalıyorum.
Vagif amcanın en yakın dostu ve sırdaşı sigaraydı. Gereğinden fazla içerdi. Sigarasını içerken elini pantolonunun cebine koyar, ağır adımlarla odada dolaşır ya da pencerenin önüne geçip bakışlarını uzak bir noktaya diker, uzun süre öylece dururdu.
Çayı da çok severdi. Özellikle Lenkeran çayını. Güzel çay demleme konusunda ustaydı. Her demlenen çayı da beğenmezdi. O işteyken korkumuzdan çaydanlığa yaklaşamazdık. Bilirdik ki, yine demlediğimiz çayı eleştirecekti.
Beni nasıl ağlattığını hiç unutamam.
İlk kez kapsamlı bir radyo röportajı hazırlamıştım. Metni daktilocu kıza dikte ediyordum. Birden Vagif hocam içeri girdi. Bir süre dinledikten sonra:
– Bu kimin yazısı? diye sordu.
Ben de sevinçle:
– Benim, dedim.
Başını ağır ağır sallayarak:
-Güzel. O hâlde bundan sonra kalemi bırakıyorum. Demek ki, günümüzün serçeleri bile röportaj hazırlıyor, dedi ve odadan çıktı.
Hıçkıra hıçkıra ağlamam yazıyı dikte etmeme engel oldu. Kâğıdı masanın üzerine atıp ağladım. Daktilocu kız da beni sakinleştiremedi.
Birden saçlarımda birinin ellerini hissettim…
-Hiç utanmıyor musun? Amcanın sözünden alınıyorsun. Ben şaka yaptım, bakalım nasıl tepki vereceksin…
Ses onundu, Vagif amcamın.
-Başını kaldır bakalım. Sana ne olursa olsun ağlama demedim mi?
Biraz cesaret bulup:
-Vagif hocam, ben artık hiçbir şey yazmayacağım. Demek ki, yazım zayıfmış, siz de benimle böyle alay ettiniz, dedim.
Gülümsedi:
-Yok kızım, yok. İlk iş için gayet güzel. Sadece seni sınamak istedim. Eğer beni gerçekten amcan olarak görüyorsan, rica ederim bir daha ağlama. Seni gözyaşları içinde görmek bana çok zor geliyor kızım.
Sözünü tamamlayamadığını fark edince başımı kaldırıp yüzüne baktım. İlk ve son kez gözlerinde yaş gördüm.
8 Mart Bayramı’ydı. Stüdyoya girdiğimde mikrofonun karşısında bir dal yasemin ve üzerine şiir yazılmış parlak bir kâğıt gördüm. Kâğıtta bana yazılmış bir kutlama şiiri vardı. İmzayı görünce çok duygulandım. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Bir dal yasemin ve bir parça kâğıda yazılmış bu içten sözler, hayatımda aldığım en değerli bayram tebriği oldu…

“8 Mart 1985 Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle kızım Halide’ye.
Yâr elinden üzülmesin hiç zaman elin,
Akıp geçen ömür ki var, sular gibidir.
Dünyamıza yaraşıktır her kız, her gelin,
Her kız bahar, her gelin de bahar gibidir.
Sözüm korkmaz oddan, sudan, kardan, külekten,
Hazan görmez hiç bir zaman yazım Halide!
Güzellerin bayramında bugün yürekten,
Seni tebrik eyleyirem, kızım Halide!

Vagif Hüseynov
8 Mart 1985 ”
Gariptir, çoğu zaman Vagif’in dünyasını Şehriyar’ın dünyasıyla kıyaslarım. Bu iki dünyanın sakinleri arasında ne çok benzerlik vardır… Düşünceleri, duyguları, hayata bakışları ve insan sevgileri birbirine ne kadar yakındır. Sanki aynı manevi iklimin havasını solumuş, aynı pınardan su içmiş gibidirler.
Şehriyar da hakkın ve adaletin mücadelesine girişmiş bir mücahitti, Vagif de. Şehriyar da sade ve yoksul bir hayat sürerek Tanrı’ya şükrediyordu, Vagif de. Şehriyar da tütünü kendine sırdaş etmişti, Vagif de.
Şehriyar, zalim şah rejimini kılıçtan keskin sözleriyle yerle bir ediyordu; Vagif ise totaliter Sovyet rejiminin haksızlıklarını.
Şehriyar da çilelerle geçen ömrünü dizelere dönüştürerek şöyle diyordu:
Bir uşaglıgda hoş oldum, oda yer göy gaçarak,
Guş gibi dağlar uçup,yel gibi bağlar geçti.
Sonra birden gatar altında galıb,üstümden
Deye bilmem ne geder sel gibi dağlar geçti.
Üreyimden haber alsan nece geçti ömrüm,
Göz yaşımla yazacag; men günüm ağlar geçti…
Vagif de şöyle diyordu:
Deve dözümlüyem, daş sebirliyem,
Esrin her üzünü üzüm görübdür.
Yay afrikalıyam, yaz sibirliyem,
Payız üreyimde yaz hönkürübdür.
Deniz tek gabarar,çekiler sinem,
Sinem od püsküren neheng bir körük,
Dünyanın hoşbahtı belke de menem-
Sevincim de büyük, gemim de büyük.
Vagif, hayatında da içten içe şöyle haykırıyordu:
Fitneler önünde gurudum,sustum,
Gelbim de benzedi gırılan sime.
En geddar düşmense en yakın dostum,
Kime inanım bes, ilahi kime?
Bütün bunları içinde haykırsa da bunu yüzüne vurmadı.
Kötülüklere iyilikle, sükûtla karşılık verdi.
Namertlikler ve kötülükler, şairin yüreğinde iyileşmez yaralara dönüştü. Hayat aşkıyla çarpan kalbini yavaş yavaş içten içe kemirmeye başladı.
Her bahar geldiğinde çalışma masasını süsleyen taptaze nergisler bile onu teselli edemedi.
Küçük armudu bardağındaki (Azerbaycan’da çay içmek için kullanılan, ince belli geleneksel cam bardak) demli Lenkeran çayı da derdine çare olmadı.
Ömrü boyunca kendisine en yakın sırdaş bildiği sigarası da, birçok namert dostu gibi ona düşman kesildi; Azrail’i oldu.
Onun ardından yıllar geçse de, hatırası ne benim, ne de onu tanıyanların gönlünden silinmedi. Yıllar sonra mezarı başında dururken gözlerimdeki hüzün, sadece bir amca özlemi değil; aynı zamanda üstadıma, gazetecilik yoluma ışık tutan yol göstericime duyduğum derin hasretin sessiz bir ifadesiydi.
Şair cizmen bu dünyadan göçtü. Kendi sözleriyle söylersem:
Bu dünyada misafir değil, ebedî kaldi…
Geçtiğimiz yüzyılın 1980’li yıllarında Sovyet halklarının millî örf ve geleneklerinin, tarihî geçmişinin ve önde gelen şahsiyetlerinin unutturulmasına yönelik bir sürece başlanmıştı. Bu yaklaşım, Suslov doktrinine dayanıyor ve tek tip bir “Sovyet halkı” oluşturmayı hedefliyordu.
Günümüze kadar beşerî bilimler alanında savunulan tezlerin büyük bir kısmında problemlerin incelenmesine ağırlık verilmiş, buna karşılık şahsiyetlerin araştırılmasına yeterince önem verilmemiştir. Bu durum, Sovyetler Birliği döneminden miras kalan bir yaklaşım olarak günümüzde de etkisini kısmen sürdürmektedir.
Bu görüşleri akademisyen İsa Hebibbeyli dile getirmiştir.
İ.Hebibbeyli, söz konusu dönemde Sovyetler Birliği’nin ortak vatan olarak kabul edildiğini ve topluma “Sovyet vatandaşı” kimliğinin aşılandığını belirtmiştir. Bilimler akademilerinde çalışmalar genellikle problemler etrafında şekillenirken, şahsiyetler arka planda bırakılmıştır. Bu yaklaşım, halkların tarihî hafızasının zayıflamasına neden olurken; millî gurur kaynağı olabilecek yazarlar, komutanlar ve hükümdarlar hakkında çoğu zaman yüzeysel bilgilerle yetinilmiştir. Ne yazık ki bu anlayışın bazı izleri günümüzde de devam etmektedir.
Dikkat çekici bir diğer nokta ise şudur: Karabağ tarihi üzerine çok sayıda eser kaleme alınmış, “Karabağnameler” yayımlanmıştır; ancak Pənahəli xan hakkında kapsamlı bir monografi bulunmamaktadır. Benzer şekilde Qaraqoyunlu dövləti ve Ağqoyunlu dövləti dönemlerine ilişkin çalışmalar daha çok askerî politika, ekonomi ve uluslararası ilişkiler üzerine yoğunlaşmış; hükümdarların şahsiyetleri, yaşamları ve soyları yeterince ele alınmamıştır.
Nadir şah ve Şah İsmayıl hakkında yazılan eserlerin önemli bir kısmı da doğrudan şahsiyetlerin kendilerinden ziyade Safevi Devleti ve Afşar Devleti üzerine odaklanmaktadır. Bu nedenle, bu şahsiyetler hakkında detaylı bilgiler çoğu zaman yabancı araştırmacıların eserlerinden öğrenilmektedir.
Bu çerçevede, Azerbaycan Milli İlimler Akademisi Başkanlık Kurulu tarafından 2023 yılında alınan karar doğrultusunda enstitülere yeni görevler verilmiş ve millî edebî-tarihî şahsiyetlerin yeniden incelenmesine yönelik çalışmalar hız kazanmıştır.
Bugün bilim insanları, millî tarihî şahsiyetlerimizin daha derinlemesine araştırılması ve topluma daha etkin şekilde tanıtılması için kapsamlı çalışmalar yürütmektedir.
Kuşkusuz, beşerî bilimlerde dönemlerin ve problemlerin incelenmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak bu çalışmalar, edebî ve tarihî şahsiyetlerimizin geri planda kalmasına neden olmamalıdır.
Anar Turan/Gazeteçi
12 Nisan tarihinde Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Konferans Salonu’nda, filolog ve Türkolog Dr. Yusuf Gedikli’nin “Güneybatı Türkistan Hunları yahut Akhunlar, Kızıl Hunlar, Diğer Türk Öbekleri ve Dilleri” adlı eserinin tanıtım programı gerçekleştirildi.
Türk dünyasının tarihi, dili ve kültürü üzerine derinlikli araştırmalarıyla tanınan Dr. Yusuf Gedikli’nin dokuz bölümden oluşan eserinin takdim yazısı Kozhan Yazgan tarafından kaleme alındı.
Program kapsamında Dr. Yusuf Gedikli, eserinin ana temasını oluşturan konular üzerine kapsamlı bir konferans verdi. Konferans, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Eğitim ve Kültür Müdürü Prof. Dr. Metin Köse’nin açılış konuşmasıyla başladı.
Ardından söz alan Prof. Dr. Mehmet Metin Karaörs, Dr. Yusuf Gedikli’nin Türkoloji alanındaki üretkenliğine dikkat çekerek, özellikle etimoloji ve söz kökü araştırmalarıyla Türk dilinin derin katmanlarını ortaya koyduğunu ifade etti. Karaörs, Gedikli’nin çalışmalarının yalnızca akademik çevreler için değil, Türk dünyasının ortak hafızasının anlaşılması açısından da büyük önem taşıdığını vurguladı.

Alanında özgün yaklaşımı ve bilimsel birikimiyle öne çıkan Dr. Yusuf Gedikli, Türk tarihinin erken dönemlerine ışık tutan ve dil ile tarih arasındaki bağı güçlü verilerle ortaya koyan çalışmalarıyla Türk bilim dünyasına önemli katkılar sunmaya devam ediyor.
Daha sonra Dr. Yusuf Gedikli, kitabın hazırlanma sürecine değinerek eserde ele aldığı başlıkları ayrıntılı biçimde değerlendirdi ve çalışmasının bilimsel dayanaklarını katılımcılarla paylaştı.
Konuşmasının ardından Gedikli, katılımcıların sorularını yanıtladı. Program, kitap imza etkinliğiyle sona erdi.
8 Mart yaklaştığında şehirlerin çehresi değişir. Sokaklarda çiçekler satılır, sosyal medyada kadınlara yönelik güzel sözler paylaşılır, tebrik mesajları her yeri kaplar. Sanki dünya bir günlüğüne kadınlara olan sevgisini ve saygısını göstermeye çalışır.
Çiçekler, tebrikler, güzel sözler…
Herkes bugünü kadınlar için sevinçli bir bayram gibi sunar. Ancak bu güzel görüntü, kadınların gerçek hayatta yaşadığı gerçekleri gizleyemez.
Dünyanın öyle bir köşesi yoktur ki, kadınlar ve genç kızlar şiddet ve zorbalıkla karşılaşmasın. Savaşlar ise kadınların hayatında daha ağır ve daha derin izler bırakıyor. Savaş sadece yıkılmış şehirler ve harap olmuş evler demek değildir. Savaş aynı zamanda annelerin evlatlarını kaybetmesi, kadınların eşlerini toprağa vermesi ve kız çocuklarının babasız büyümesi demektir.
Bugün evladını vatana ŞEHİT vermiş anneler var- çocuklarını savaşta kaybetmiş anneler… Her gün sofrada şehit eşinin hatırası için bir tabak daha koyan kadınlar var. Şehit kızı olmaktan gurur duyan ama bir ömür baba hasretiyle yaşayan kız çocukları var.
Onlardan hangisi 8 Mart’ı eskiden olduğu gibi bekliyor?
Onlardan hangisi için bugün hâlâ sevinçli bir bayram?
Hiçbiri için.
Çünkü bu kadınlar için 8 Mart artık sadece bir bayram değildir. Bu gün onların hafızasında hatıralarla, acıyla ve kayıplarla anılan bir güne dönüşmüştür.
Aslında 8 Mart’ın ortaya çıkışı da kadınların hak mücadelesiyle ilgilidir.
1908 yılında New York’ta binlerce kadın daha iyi çalışma koşulları, eşit ücret ve seçme hakkı talebiyle sokaklara çıktı. Bu protestolar kadınların sosyal ve siyasi haklar için verdiği mücadelenin başlangıcı oldu. Daha sonra bu mücadele uluslararası alanda tanındı ve 8 Mart kadın hakları mücadelesinin sembolü haline geldi.
Zamanla ise birçok yerde sadece çiçekler ve tebrik mesajlarıyla kutlanan bir bayrama dönüştü. Oysa 8 Mart’ın özünde sadece bir kutlama değil, kadınların hakları, güvenliği ve eşitliği için verilen mücadele vardır.
Böyle bir gerçeklik içinde 8 Mart’ı sadece bir bayram olarak kutlamak ne kadar samimidir?
Çiçekler kadınların yaşadığı acıları değiştirebilir mi?
Bir gün yazılan tebrik mesajları kadınların karşılaştığı tehlikeleri ve zorlukları ortadan kaldırabilir mi?
Ne yazık ki hayır.
Dünya istatistiklerine göre her üç kadından biri hayatında en az bir kez fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalıyor. Bu da milyonlarca kadının hayatının korku ve acı içinde geçtiğini gösteriyor.
Savaşın olmadığı birçok ülkede bile kadınların hayatı güvenli değildir. Şiddet, tecavüz, ayrımcılık ve hak ihlalleri hâlâ milyonlarca kadının günlük hayatının bir parçasıdır.
Hatta öğretmenlik gibi kutsal bir mesleğin sahibi olan kadınlar bile bazen şiddetten korunamaz. Kimi zaman eğitim verdikleri öğrencilerin gözleri önünde saldırıya uğrarlar, kimi zaman da toplumdan ve sistemden gerekli desteği göremezler.
Bu sorun yalnızca bir ülkenin sorunu değildir. Bu, bütün dünyanın sorunudur.
Kadın sadece toplumun bir üyesi değil, onun manevi dayanağıdır. Kadın ailenin birliğini korur, gelecek nesilleri yetiştirir ve toplumun gelişimine katkı sağlar. Tarih boyunca kadınlar yalnızca aile içinde değil; bilimde, kültürde, siyasette ve toplumsal yaşamın birçok alanında önemli roller üstlenmişlerdir.
Buna rağmen dünyanın birçok yerinde kadınlar hâlâ hakları için mücadele etmek zorunda kalıyor.
Aslında kadınların güvenli ve onurlu bir hayat sürmesi yalnızca kadınların sorunu değildir. Bu, bütün toplumun sorumluluğudur. Çünkü kadınların saygı gördüğü ve korunduğu toplumlar daha güçlü, daha istikrarlı ve daha sağlıklı olur.
Eğer bu gün Türkiye’de yavru Narin’imiz, Azerbaycan’da melek Nermin’imiz, onlar kimi nice kız çocuğu müammalı bir şekilde katledilirse, kadın öğretmenlere karşı öğrencileri tarafından şiddet uygulanırsa, eşinden boşanmak isteyen kadınlar eşleri tarafından öldürülüyorsa, evlilik yaşına girmemiş kızlarımız zorla evlendirilip, sonunda ya intihara ve yahut eşinin gaddarlığına maruz kalıyorsa, o zaman hangi kadına “8 Mart Kadınlar Günün kutlu olsun” tebriki samimi gelir?
Belki de bu yüzden 8 Mart yalnızca bir bayram değil, aynı zamanda vicdanın uyanış günü olarak düşünülmelidir. Çünkü kadın yalnızca yılda bir gün hatırlanacak bir varlık değildir.
KADIN – annedir.
KADIN – hayatın başlangıcıdır.
KADIN – toplumun geleceğini şekillendiren güçtür.
Bir toplum kadına verdiği değer kadar güçlü ve sağlıklıdır.
Kadınların güvenliği, hakları ve onuru yalnızca bir günün konusu olmamalıdır. Bu mesele her gün düşünülmeli ve her gün bu konuyla ilgili gereken işler yapılmalıdır.
Kadınların korku içinde değil, güvenli ve onurlu bir hayat sürdüğü bir dünya kurulmadıkça 8 Mart kadınlar için gerçek bir bayram olamaz. Bu yüzden kadınların hak ettiği değeri, saygıyı ve güvenli yaşamı onlardan esirgememek gerekir. Çünkü kadına verilen değer, aslında insanlığın kendisine verdiği değerin göstergesidir.
8 Mart benim çok sevdiğim bayramdı. Evet idi bugüne kadar. Bugünden itibaren benim için bu bayram yok sayılır.
Ne zaman ki, dünyaya kadına hakkettiği değeri verecek, tabii o günleri görmek bana da nasip olursa, bak o zaman ben de yeniden bu bayramı seve-seve kutlayacağım.
Şimdi ise benim 8 Mart Kadınlar bayramım kutlu değil…
Hocalı, Azerbaycan halkının 20. yüzyılda yaşadığı en derin ve kapanmayan yaralardan biridir.
Hocalı, insanlık tarihine kanlı sayfa olarak geçen Khatyn Katliamı, Lidice Katliamı, Oradour-sur-Glane Katliamı ve My Lai Katliamı gibi katliamlarla aynı acı hafızanın parçasıdır.
1992 yılındaki kanlı saldırıya kadar Hocalı’da yaklaşık 7 bin kişi yaşıyordu. Ermenistan’dan ve komşu Hankendi’den zorla çıkarılan Azerbaycanlılar ile 1989’da Fergana’dan sürülen Ahıska Türkleri bu şehre sığınmış, burada yeni bir hayat kurmaya çalışmışlardı.
Ermeni silahlı gruplar 25–26 Şubat 1992 gecesi, Hankendi’nde konuşlanmış eski SSCB’nin 366. Motorlu Tüfek Alayı’nın desteğiyle savunmasız Hocalı’ya saldırdı.
Önce şehir dört bir yandan kuşatıldı, ardından topçu birlikleri ve ağır askeri teçhizatla yoğun ateş altına alındı. Saatler ilerledikçe kentteki evler, okullar ve sığınaklar hedefe dönüştü.
Gece boyunca süren saldırılar sonucunda şehir tamamen ele geçirildi. Kaçmaya çalışan siviller ise karanlık ve dondurucu hava koşullarında hedef alındı. Bu saldırı sonucunda yüzlerce insan hayatını kaybetti. Aralarında kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da vardı.
Hocalı Katliamı, yalnızca bir askeri operasyon değil, sivillerin hedef alındığı, hafızalara kazınan bir insanlık trajedisi olarak tarihe geçti.
Hocalı, hafızalarda susarak konuşan bir gece gibi kaldı…
Kısa sürede şehirde yangın çıktı, şehir tamamen alevler içinde kaldı. Şehrin savunmacıları ve yerel halk şehirden ayrılmak zorunda kaldı.
Hocalı, 26 Şubat sabahı saat 5’e kadar Ermeni işgalciler tarafından işgal edildi.
Azerbaycan’ın tarihi Hocalı şehri bir gecede yerle bir edildi.
Şehri terk etmek zorunda kalan halk, dağlara ve ormanlara koşarak zalimlerden kaçmaya çalıştı.
Silahlı Ermeniler her yerde sivilleri vuruyor ve acımasızca divan tutuyorladı.
Bu soğuk, ayazlı Şubat gecesinde Hocalı’nın kaç gelini ve kızı düşman tarafından esir alındı, rehin götürüldü.
Nankör ve zalim işgalcinin kurşunlarından kaçarak ormanlara ve dağlara kaçan halk, soğuktan donarak öldü.
Suçlu Ermeni birliklerinin vahşilikleri sonucunda Hocalı halkından 613 kişi öldürülmüş, 487 kişi sakatlanmış, 1275 sivil kişi – yaşlılar, çocuklar, kadınlar yakalanmış ve Hocalı’nın zulmüne, hakaretlerine maruz kalmıştır. 150 Kişinin akıbeti ise hala bilinmiyor.
Hocalı’da öldürülen 613 kişiden 106’sı kadın, 63’ü çocuk ve 70’i yaşlı insandı.
Hocalı faciasında 8 aile tamamen yok edildi, 24 çocuk anne ve babasını, 130 çocuk ise annesini veya babasını kaybetti.
Bu zulüm 56 kişinin acımasızlıkla öldürüldüğü gerçekleri yazdı tarihe.
Kimisi canlı canlı yakıldı, kimisinin başı kesildi, kimisinin derisi yüzüldü, bebeklerin gözleri oyuldu, hamile kadınların karınlarına süngü saplanarak yırtılıp açık bırakıldı.
Ermeniler o gece cesetlere hakaret etmekten de çekinmediler.
Ermenilerin ana hedeflerinden birinin Hocalı olması tesadüfi bir plan değildi.
Ermenilerin Hocalı şehrini hedef almalarındaki asıl amaç, bir yandan Azerbaycanlıları Karabağ’ın dağlık kesimindeki stratejik öneme sahip yerinden uzaklaştırmak, diğer taraftan Hocalı’yı yeryüzünden silmekti.
Ermeniler tarihin en korkunç kanlı sayfalarından birini yazmayı başardılar. Hocalı, bu trajediden önce de birkaç kez Ermeni saldırısına ve soykırımına maruz kalmıştı.
Ancak 20. yüzyılın başlarında, 1905, 1906, 1917 ve 1918 yıllarında Hocalı, Ermeni saldırısına maruz kalmış, dört kez yakılmış, yağmalanmış ve tahrip edilmiştir.
Ancak tüm bunlara rağmen şehir ayakta kalmayı başardı.
Türk topraklarını gözetleyerek “Denizden Denize Büyük Ermenistan” planını uygulamak isteyen nefret dolu Ermeniler, 20. yüzyılda birçok kanlı olaya neden oldular.
Tarihi kaynaklara baktığımızda ünlü yazar Ö.F.Nemanzade’nin 1905 yılında “İrşat” gazetesinde yazdığı bu fikirler Ermenilerin kim olduklarını bir daha ispatlıyor: “Ermeniler planlarını gerçekleştirmek için bizi Erivan’dan, Karabağ’dan, Kars’tan sürmeye çalışacaklar. Bilmeliyiz ki, Ermeniler bu yolda her türlü aşağılığa başvurabilirler. Kasten müslümanları kendilerine karşı kışkırtıp, saldırıları için zemin yaratacak ve kendi kayıplarını biraz daha arttıracaklar ve böylece tüm Avrupa’nın dikkatini acı çeken bir halk olduklarına çekecekler. Yavaş yavaş işledikleri suçlar için planlar hazırlıyor ve bunları gerçekleştirmenin yollarını arıyorlar.”
1905 Yılında ifade edilen görüş, Ermenilerin halkımıza karşı sinsi niyetlerini defalarca gerçekleştirmeleri ile ispatlanmıştır.
Hocalı faciasını bilen herkes, Karabağ savaşının ideologlarından, olayların içinde yer alan ve Ermenilerin çok sevdiği bir yazar olan Zori Balayan’ın “Ruhumuzun Dirilişi” adlı bir kitap yazdığını bilir.

Balayan bu kitabında Hocalı’da gerçekleştirdikleri vahşilikleri şöyle anlatıyor: “Hocalı’yı aldığımızda bir eve girdik. Khachatur isimli bir askerimiz 13 yaşındaki Türk (Azerbaycan) bir çocuğu pencereye çiviledi. Türk çocuğu çok gürültü yapıyordu. Khachatur’a sesini kesmesini söyledim. Khaçatur annesinin memesini kesip bebeğinin ağzına tıkadı. Mesleğim doktor olduğu için üzerimdeki sıhhi bıçakla çocuğun kafa, göğüs ve karnındaki deriyi yüzdüm. Saate baktım. 13 yaşındaki çocuk 7 dakika sonra öldü. Ruhum sevinçle doldu. Khachatur ve ben çocuğun cesedini parçalara ayırdık, parçaları köpeklere attık ve aynısını üç Türk çocuğuna daha yaptık. Bir Ermeni olarak görevimi yerine getirdim. Her bir ermeni’nin yaptıklarımızdan gurur duyacağını biliyordum.’’
Bir başka haberde Samvel isimli bir Ermeni, Ermenistan’ın eski Сumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın bizzat Hocalı soykırımında acımasız cinayetler işlediğini söylüyor:
“Olayların üçüncü gününde Hocalı’dan ormandan geçerek kaçmaya çalışan, fakat gidecek yeri olmayan Azerbaycanlılarla karşılaşıyordu Ermeniler.
Yaşlılar, kadınlar ve çocuklardan oluşan bu gruplarda son nefeslerini verenler, donanlar ve yaralılar vardı. Bizi görür görmez onları öldürmememiz için yalvardılar. Size dokunmayalım diye mücevherlerinizi ve paranızı da verin dedik. Kadınlardan biri; “Bizde ne varsa senin olsun” dedi. Biz de burada olanın zaten bizim olduğunu söyledik. Bize Hocalı’da ne sakladığını söyle, sizi oraya götürüp, oradan Ağdam’a gönderelim.”
Balayan uzaktan izliyordu. Esirler orada hiçbir şeylerinin kalmadığını söylediler. Mücevherat, banka kartları, Rus pasaportları neleri varsa topladılar. Herkesi kurşuna dizip kurtulmak için uzakta bekledik. Bu sırada Sarkisyan yaklaşarak, “Siz şimdi her şeyi kontrol ettiniz mi? Bakın, kadının kulağında küpe izi ver, demek ki, yutmuş küpelerini.’’
Ellerini tutmasını işaret etti. Kadının elini tuttuk, direnmedi, gücü kalmamıştı. Kadının karnını yırttı, içeri uzandı, küpeleri ve yüzüğü çıkardı. Sonra makineli tüfeği aldı ve rehineleri vurdu.
Hocalı soykırımında Ermenilerin yaptığı canavarlıklar anlatılarak bitmez.
O dönemin vahşetini kayıtlarına alan bilen Avrupalılar şimdi utanmadan yaptıkları canavarlıkları kaleme alan Ermenileri savunurken dünyada nasıl bir adalet anlayışı üzerinden ahkam kesiyorlar, bir türlü anlamış değilim.
Karabağ’ın göğsüne yıllardır sapladıkları bıçakların sayı hesabı bitmezken, çözüm ve adalet çağırısında bulunduğumuz o büyük güçlerden beklediğimiz çareyi bulamadık.
Yine de Türk kardeşlerimizin ruhumuza güç katan desteğiyle, sabrımızın kaseye düşen son damlası sonucunda Zafer tarihine yeni sayfa ekledik.
Hocalı’da zulme uğrayan halkımızın yarası kalbimizden kazınmasa da, o topraklarda Ermeniler bir daha asla kirli emellerinin yansımasına cüret edemeyecekler.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.