30 Kasım 2025 Pazar

Halide Halid / Araştırmacı yazar
30 Kasım 2021…
Azerbaycan’ın Karaheybet seması masmavi iken bir anda kara dumana büründü.
Bu duman Azerbaycan’da 14 eve yayıldı.
14 Evin insanlarını acıya boğdu.
14 Eve ateş düştü…
14 Evin çırağı söndü…
14 Evdeki bazı ebeveynler evlatsız, bazı kardeşler kardeşsiz, bazı eşler eşsiz kaldı.
Dört yıl geçti; 14 evde artık bayramlar, doğum günleri ihtişamla kutlanmıyor, kimse içten gülüp sevinemiyor…
30 Kasım 2021…
Hızı bölgesindeki Karaheybet Hava Üssü’nde, Devlet Sınır Hizmetine ait “Mi-17” helikopterinin kaza yapması, Azerbaycan askeri tarihinde en ağır felaketlerden biri olarak hafızalara kazındı.
Tatbikat uçuşu sırasında aniden meydana gelen bu kazada, üçü albay, beşi binbaşı, dördü yüzbaşı, ikisi teğmen ve biri sözleşmeli personel olmak üzere 14 asker şehit oldu, iki kişi ise yaralandı. Onlar, Devlet Sınır Hizmetinin en profesyonel ve tecrübeli vatan evlatlarıydı.
Bu yiğitlerin kahramanlığı yalnızca “Karaheybet”le sınırlı değildir. İkinci Karabağ Savaşında da Mi-17 helikopterlerinin pilotları, savaş meydanında eşsiz bir cesaret sergileyerek düşman güçlerine yıkıcı darbeler indirmişlerdi.
Onlar Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri ve Devlet Sınır Hizmetinin en önemli hava araçlarından biri olan Mi-17 ile savaş operasyonlarında keşif, askeri yük taşınması ve operasyonlara destek görevlerini yerine getirmişlerdi.
Özellikle sınır karakollarının ve diğer birliklerin zor arazi koşullarına sahip bölgelere hızlı bir şekilde ulaştırılmasında ve savaş operasyonlarının sağlanmasında Mi-17 helikopterleri önemli bir rol üstlenmiştir.
Pilotlarımız, vatanın özgürlüğü ve egemenliği uğruna canlarını tehlikeye atmış, vatan sevgilerini fiilen kanıtlamışlardı.
Bu gün Azerbaycan tarihinde unutulmaz bir facianın doğum gününe dönüştü…
Acılarla dolu, gözyaşlarının sele dönüştüğü bir tarihtir bu tarih…
Bu yazıyı yazarken şair Mustafa Karameleğ’in “Kara Duman” şiiri aklıma geldi:
Bu duman
Yeşil umutların
Bereket dumanı değil
Bu duman tükenişlerin,
Karanlıkların kara dumanı
Bu duman bir yerlerdeki
Yanan yüreklerin
Feryadını, sancısını yüklemiş,
Dertlerin dumanıdır.
Aynen… Karaheybet semasında tüten duman da 14 evde yaşanacak dertlerin dumanına dönüştü.
Kiminin yaşı 50, kiminin 30…
Kimi ömrünün yarısını yaşadı, kimisi ömrünü yarım bırakmak zorunda kaldı.
Her birinin hayat hikayesi yarım kaldı.
Kimisi sert karakterli, suskun ama yufka yürekli, kimisi güler yüzlü, merhametli, kalabalık ortamları seven, kimisi ailesi, akrabaları ve dostlarıyla espri yapmaktan zevk alan…
Her biri farklı özelliklere sahip…
Acısıyla, zorluğuyla, mutluluğuyla, sevinciyle… Her hikaye bir roman gibi, anlatıldıkça bitmek bilmez.

Şehitlerimiz:
Albay:
Fizuli Ali İbram oğlu Cavadov
Elçin Fikret oğlu Nebiyev
Emil Nezir oğlu Nezirov
Binbaşı:
Elmir Mircelil oğlu Hasanov
Elbrus Semreddin oğlu Ahmedov
Emil Şahid oğlu Mayılov
Emil Elman oğlu Aliyev
Murad Yaşar oğlu Memmedov
Sağlık subayı(Yüzbaşı)
Ceyhun Hanlar oğlu Ehmedhanov
Yüzbaşı:
Cavid Ehliman oğlu Bayramlı
Hayyam Elikhan oğlu Aliyev
Teymur Enver oğlu Karaisayev
Üsteğmen:
Ferid Teyyar oğlu Nagiyev
Teğmen:
Abdulla Telman oğlu Süleymanov
Karaheybet ŞEHİTLERİ yalnız bir kazanın kurbanı değil, Azerbaycan halkının kahramanlık destanının en parlak sayfalarından birinin yazarlarıdır.
Onların hatırası, devletimizin ve milletimizin kalbinde daima yaşayacaktır.
Onların yaşamını, fedakarlıklarını ve vatana bağlılıklarını gelecek nesillere gerçek bir kahramanlık örneği olarak sunmak amacıyla kaleme aldığım “Sonsuzluğa Kanat Açanlar” adlı projemin ilk kahramanı Albay Füzuli Cavadov’un kısa hayat hikayesini size sunmuş bulunuyorum.
Projemin ikinci kahramanı Albay Emil Nezirov olacak. Yakın günlerde onun da ilginç, sevgi dolu roman gibi geçen hayat hikayesini okuyacaksınız.
2021 Yılının bu günü 14 ŞEHİT pilotumuz görev sırasında yaşanan o ağır kazada bizden ayrıldı.
Ayrıldılar… Gökyüzünü kendilerine ebedi yuva, kalbimizin baş köşesinde ise sevgilerine taht kurdular.
Ruhunuz şad olsun, mekanı cennet çiçekli ŞEHİTLERİMİZ.

Halide Halid / Araştırmacı yazar
Dün bir mektup aldım, uzun yıllardan sonra… Kimden???
Merak uyandırıcı, değil mi?
Şimdi bu soru sana hakim: “Bu ne mektup ki, bunu bizimle paylaşmak istiyor?” diye düşünüyorsun, sevgili okurum.
Haklısın; merak ediyorsan, aşağıda yazılan her satırı dikkatle oku. Çünkü bu sıradan bir mektup değil. Bu mektup, bir öğretmen için Kabe’den gelen en kutsal hediyeye eşdeğerdir.
Bir öğretmen için en büyük sevinç, öğrencilerinin, talebelerinin bitmeyen sevgisini kazanmaktır.
Bu sevgi çok farklıdır; sanırım beni en iyi öğretmen olanlar anlar.
Bu sevgide ihanet olmaz, küskünlük olmaz, karşılık beklenmez.
Bu sevgi su gibi berrak, güneş gibi sıcak, ateş gibi alevlidir.
Bu sevginin ışığı öğrenciler, kalbi ise öğretmendir.
Ben de ömrümün 17 yılını bu sevginin içinde var olabildiysem, onu hak ettiysem, demek ki yaşamaya değermiş.
28 Yıl sonra bana gönderilen eski öğrencilerimden birinin mektubundan bahsediyorum.
Her satırını heyecanla ve sevinç gözyaşlarıyla okuduğum o mektubu seninle de paylaşmak istedim.
Beni yeniden bana döndüren o mektup, olduğu gibi karşındadır. Bu mektubun yazarı olan Ofelya, fotoğrafta sağdakı kızdır.
Merhaba, sevgili ve asla unutulmayacak Halide öğretmenim!
Yıllar sonra sizi bulduğuma ve size söylemek istediklerimi satırlara dökmeme vesile olduğunuz için çok teşekkür ederim.
Halide öğretmenim, her gün defalarca dilime getirdiğim hitap tarzımı değiştirmeye çalıştım– sizi tanıdıktan sonra…
Öğretmen! Artık bu kelimenin yüceliğinin farkına öyle varmıştım ki, herkese söylemeye dilim varmıyordu.
Öğretmen yaşlıysa, söylediği her söz doğrudur gibi absürd fikirlerin ne kadar yanlış olduğunu anladım – sizi tanıdıktan sonra…
Henüz demokrasi nedir bilmediğimiz (1987-1988) yılların kucağına alıp götürdüğü her şeyin standart, her şeyin çerçeve içinde olduğu bir dönemde tanıdık sizi.
Genç ama bilge, zarif ama çok güçlü Halide öğretmenim! Gördüğüm ilk günden gözlerinizde bir yığın hüzün ve yüzünüze yerleşmiş bir ışık vardı; hiç eksilmedi.
Tanıdıkça, sanki sonu gelmemiş bir kitap açılıyordu önümde. Sayfalarını çevirip okumak istiyordum. Gizemliydi; ama her şeye rağmen hüznü de, sevinci de ortaktı.
İçten içe ağladığınızı görüyorduk bazen; başınızı kaldırıp yüzümüze gözlerini yaşarmış gibi bakıyordunuz ama gülümseyerek bakıyordunuz. Biliyorduk ki, yüreğinizi yakıp kavuran, göğsünüzde biriken hüzün az değildi.
Bazen sohbetlerinize doyamadığım, bazen de sanki bir tabloyu izliyormuşum gibi sessizliğinize hayran kaldığım Halide öğretmenim!
Varlığınız bizi o kadar büyülemişti ki, yaşınızın farkında bile değildik. Dediğim gibi, genç ama bilge bir öğretmendiniz.
Biz sizin ilk deneyiminiz olduk belki de. Ama siz bize bir ömür boyu insanlık örneği oldunuz.
Gerçek bir öğretmen, fedakâr bir abla, iyi bir evlat ve yakın bir arkadaş nasıl olmalı, bunu bize gösterdiniz.
Yıllar bizi sizden ayırdı; sizi de bizden… Yarım kaldık sizsiz.
Ama asla unutmadık…

“İlk öğretmeniniz kimdi?” sorulsa, “aklıma gelen ilk ve son öğretmenim Halide” derdim.
Çekinmeden ve cesaretle bu mektubu tüm sınıfımız adına yazıyorum desem yanılmam.
Yasemin, Bahtiyar, Terlan, Elaze, Ceyhun, Nail, Ruşen, Asif ve adlarını hatırlayamadığım birçok çocuğun benim gibi düşüneceğine eminim.
Sizi sevmemek mümkün değildi.
Yıllar sonra sizin haberinizi alınca, sanki yılların özlemi, hasreti dinmiş gibi oldu.
Yaşayıp yarattığınızı, olması gereken yerde olduğunuzu gördük. Şaşırdığımız bir şey oldu: bir insan bu kadar mı değişmez?!
Haksızlıklara uğrasanız da, başınızdan türlü türlü felaketler geçse de, o gururlu, eğilmeyen Halide öğretmenimiz yine de yıllar önce karşımızda olduğu gibi…
Halide öğretmenim, en garibi biliyor musunuz ne?
O zaman 22 yaşındaydınız; ama o zamanlar yaşınızın çok olduğunu zannederdik.
Bize öyle geliyordu ki, en azından ben öyle düşünüyordum; siz çok dünya görmüş, çok yılların deneyimine sahip birisiniz ve yaşınızın farkına hiç varmamıştım.
Sizin gibi olayım, sizin gibi konuşayım derken bir de gördüm ki, yıllar geçmiş.
Ne yazar, nede ressam oldum, ama düşünüyorum ki, bir insan olarak kendimi yetiştirebilmişim. Öğretmenim de siz oldunuz!
Halide öğretmenim, hâlâ sevginin sadece karşı cinse ait olduğunu düşünenler var (ne yazık ki); ben ise size âşık gibiyim – hayallerimin kadını!
Size yere inmiş bir melek gibi baktık; o insanlar için Yaradan’ın gönderdiği en saf, en pak varlıktı. Siz de bizim için o meleksiniz, sevgili öğretmenim.
Siz öğrencilerinize, talebelerinize Allah’ın bir lütfusunuz; kanatsız melek sanki, yere inmiş.
Asla unutmayacağım: kitaba, okumaya sevgiyi siz aşıladınız bana. Hatırlıyor musunuz, bana kitap isimleri söylerdiniz; ben de hepsini bulup iştahla okurdum.
Vatanımızı koruyan askerlerle omuz omuza; onlar ön cephede, siz ise arka cephede öğrencilerinizin memleketimize,insanlığa layık yetişmesi için gururla savaşıyorsunuz.
Sizinle gurur duyuyoruz; hepimizin gururusunuz. Sevgi denilen buysa, siz sevginin kendisisiniz.
Mutluluk denilen buysa, siz o mutluluğu bize bahşeden kişisiniz.
Sizi çok, hem de çok seviyoruz; 28 yıl oldu sizden ayrılalı, ama bizim için yine aynı yaşta kalmışsınız, unutulmaz Halide öğretmenimiz!
Allah sizi her türlü şeyden korusun;
Acıdan, kederden, kazadan…
Güzel gözleriniz daim yaşarsın,
Kadın mutluluğundan,evlat sevgisinden.
Saygı ve sevgilerimle,
Sizin daimi öğrenciniz Ofelya Bağırova
Lenkeran Çocuk Resim Okulu 1984-1988 mezunu
25.04.2016
“ÖNCE VATAN “serisinde:
Siperde Doğan Ebedilik

Halide Halid / Araştırmacı yazar
ŞEHİT – sadece bir isim değil, kutsallıktır. O, vatanın kalbinde ebedi yanan alev, toprakta büyüyen gurur, özgürlük için çırpınan kalptir.
ŞEHİTLİK – insanın yükseldiği en yüksek zirve, vicdanın susmadığı, korkunun yenemediği, gururun sessizlikte bile konuştuğu secde yeridir.
Bu yazıda sizlere sunduğum kahraman, Jandarma Üsteğmen Gökhan Korkut da o kutsal seslerden yükselen haykırıdır.
Onun hayatı sadece geçilmiş bir yol değil, sevgi, azim ve milletin hafızasında yaşayan bir kahramanlık destanıdır.
Vatan onunla gurur duydu, toprak onu bağrına bastı, millet onu unutmadı…
ŞEHİT annesinin oğul hasreti…
Gökhan’ım, 1985 yılı, 24 Temmuz saat 10:45’te dünyaya gözünü açtı.
Bu anı asla unutmayacağım. O doğduğunda benim sadece 19 yaşım vardı.
İlk göz ağrımızdı. Babası o gün işteydi, hastaneye bizi onsuz götürdüler. Sabah izin alıp geldi.
O kadar yakışıklı, o kadar sevimli bir bebekti ki, Gökhan’ım…
Büyüdükçe ailemizin sonsuz sevgisi ile sarmalandı.
Merhametli, koruyucu, mert, kalbi sevgi dolu bir çocuktu. Öğretmenleri de onu çok severlerdi.
Her zaman kendi hakkını korurdu, hiç kimsenin onun hakkını çiğnemesine izin vermezdi.
Ortaokul yıllarında asker olma arzusunu gizlemiyordu.
Doğrusu, ben onun asker olmasını istemiyordum. Ama onun ısrarı karşısında itirazım güçsüz kaldı.
Üç kez belgeleri geri verilse de, inadından vazgeçmedi. Dördüncü denemesinde arzusuna ulaştı.
Bu yola çıkan beş arkadaştan sadece Gökhan’ım liseye kabul oldu, askeri yolu seçti.
Antalya Anadolu Lisesi’ne kabul edilse da, vazgeçti.
Sevdiği kızdan ayrıldığını söylediği gün sanki kalbimden bir parça koptu. Onun ailesi Gökhan’ın bu seçimi ile barışamadı.
Yiğidim ise Vatan yolunu seçti. Onlar bu yolun kutsallığını anlamadılar.
Bir gün eve gelip “Anacım, onu unuttum,” dedi.
Ama sesindeki acıyı, kalbindeki sarsıntıyı hissedebiliyordum.
Onun için başka bir kız seçtik.
Nişan gününde bana:
“Ana, seninle biraz gezmeye çıkmak istiyorum, belki bir daha beraber gezemedik…” dedi.
Sanki biliyordu, bu bizim son gezintimiz olacak…
Şimdi onun odasına girdiğimde duvarlardan bana bakan gözlerini, yüzümde nefesini hissediyorum.
Telefon görüşmelerinde sesini duyacağıma inanıyorum.
Ne yazık ki, şimdi yalnızca dualarımla, fiziksel yokluğundaki hasretimle onu kucaklıyorum…

ŞEHİT babası Veli Bey’in gördüğü rüya…
Her şey o rüyayla başladı…
Bir cuma gecesi Veli Bey garip bir rüya gördü.
Evlerinin avlusunda kalabalık vardı – insanların yüzünde heyecan, havada sessizlik…
Uyandığında kalbine garip bir ağrı çöktü. Sabah erkenden oğlunu aradı:
– Oğlum, nasılsın?
– Harikayım, baba. Her şey yolunda, merak etme.
Gökhan, Hakkari’de Özel Harekat Taburunda bölük komutanı idi.
Tayinini kendisi istemişti – “Vatan için” diyerek en zor bölgeye gönüllü gitmişti.
Ama o rüyanın sessizliği uzun sürmedi…
Ertesi gün kapı çalındı. Veli Bey titreyen adımlarla kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığında karşısında duran Yarbayın dudaklarından çıkan sözler dünyasını yıktı:
– Başınız sağ olsun. Oğlunuz ŞEHİT oldu…
Bayıldı. Uyandığında sağlık görevlileri başına toplanmıştı.
Etrafında eşinin ve çocuklarının hıçkırıklarını duydu.
Ertesi gün komutanlar ona Gökhan’ın nerede defnedileceğini sorduklarında:
“ŞEHİTLER Mezarlığında…” dedi.
Gökhan, otuz bin insanın duaları ve gözyaşlarıyla toprağa verildi.
Veli Bey bu sözün anlamını oğlunun şehadetinden sonra daha derinden anladı:
“Ateş düştüğü yeri yakar…”

Mustafa Korkut’un kardeş hasreti…
“Gökhan benim sadece kardeşim değildi, o benim idealimdi” – diyor Mustafa.
Çocuklukta sürekli onun arkasından giderdim. Mahallede kim zor duruma düşerse, hemen yardıma koşardı.
Hem koruyucum, hem de oyunlarımızın tadı, lezzeti. O zamanlar kahraman değildi, ama kahramanlık onun içindeydi…
14 yaşında askeri liseye gitti. Onun ayrılığı benden sanki bir can alıyordu. Ama biliyordum – onun yolu başkaydı. O bu yola yalnız çıkmıştı.
Son kez sahilde birlikte yürüdük. Dalga sesleri, sessizliğin içinde Gökhan’ın varlığı…
Şimdi o sahile tek gidiyorum. Ama her adımımda sanki o da var – nefesi ruhumda, gülüşü kulaklarımda yaşıyor.
En çok içimi acıtan – Hakkari’ye gittiğinde onun yanına gidememem oldu. Terör vardı, çok tehlikeliydi. Seyahatim gerçekleşmedi.
“ŞEHİTLER ölmez!” – bu söz boşuna söylenmemiş. Onun her an bizimle olduğuna, yine de bizi düşündüğüne eminim.
Gökhan sadece kardeş değil, yüzlerce askerin dayandığı bir dağ, onların içinde atan ikinci bir kalptir.
O sadece bir subay değildi – sessizliğin içinde yol gösteren bir ses idi…
Ona biz “komutan” dedik, o bize “kardeş” oldu…
(Silah arkadaşı Nazim Şana)
Gökhan’la 13 yıl aynı yolu paylaştık. Her anı hafızamıza yazılmış bir roman gibiydi- suskunluğu da konuşuyordu, bakışları da.
Asabi derlerdi. Aslında bu, onun sorumluluk duygusundan doğan bir gerginlikti. Neyi nasıl yapacağını iyi bilirdi.
“Olmaz” kelimesi onun sözlüğünde yoktu. Onun yanında olmak tehlikenin ortasında bile kendini güvende hissetmek demekti.
Bir keresinde Hakkari’de, düşmanın mevzisini göstermek için toprağın üzerine bıçakla sessizce bir kroki çizdi. Ardından başını kaldırıp gözlerini bize dikti:
“Hazır mısınız?”
O bakış korkusuz, inanç dolu, sarsılmazdı. O bakış hâlâ gözümün önünde…
Biz siperleri, karanlıkları, karın içindeki sessizliği paylaştık.
Onunla çalışmak sadece emirlere itaat etmek değildi, bir inancın, bir ruhun birlikte taşınmasıydı.
ŞEHİT olduğu gün içimizde sanki bir şey koptu.
Ama son sözleri, o anki davranışı – onu bir daha bize tanıttı:
“Beni burada bırakın. Koruyucu ateş açın. Düşmanı imha edin.”
O, ağır yaralıydı. Ama kendinden çok askerlerini düşünüyordu. Onları korumak için canını siper etti.
Bu, sadece yiğitlik değildi. Bu, Vatana duyulan sönmez bir sevginin son çağrısıydı.
Biz ona “komutan” diyorduk. Ama içimizde o kardeşti.
Şimdi ise o, ŞEHİTLİK zirvesinde bir bayrak gibi durmadan dalgalanıyor…
O, geri dönmeyi hiç düşünmeyenlerdendi…
(Binbaşı Serkan Güvel)
2012 Yılının yaz aylarıydı. Gökhan’ı aradım. “Ne var ne yok, ne yapıyorsun?” diye sordum.
“Çalışıyoruz” dedi. O dönemlerde Şemdinli olayları vardı. Ben de sanki diken üstünde oturmuş gibiydim, sürekli Gökhan’ı düşünüyordum.
Dedi ki, “Senin eski bölüğüne yardıma gelmişim.”
Şaşırdım. Bizim Bolu komando taburu oradaydı. O dönemlerde terör gruplarıyla çok zor anlar yaşanıyordu.
Dedim, “Gökhan gitme, biraz geri çekil.”
Kahraman arkadaşım düşmana karşı tek başına ileri atılıyor ve cesurca savaşıyor. Bir de bakıyor ki, çevresinde kimse yok. Teröristlerin içinde tek başına kalmış.
Bunları bana bizzat kendisi anlatmıştı. Hatta ben de sinirlenmiştim. “Gitme, senin geri dönmeni bekliyorum” demiştim.
O, geri dönmeyi hiç düşünmeyenlerdendi. Çünkü onun için, sonunu düşünen kahraman olamazdı.
Herkes onunla ilgili anılarını anlatıyor. Benimse anlatacak o kadar çok şeyim var ki…
Bana ondan geriye çocukluğumuzun izleri, birlikte oturduğumuz sıralar, paramızın olmadığı günlerde son kuruşumuzu bile birlikte harcadığımız o günlerin hatıraları kaldı…
Cesur, dürüst, kalbi nasılsa, sözü de oydu. Kimseden korkmazdı. Dövüleceğini bilse bile, yine de girilmesi gereken kavgalara girerdi.
Meslektaşım, sırdaşım, kardeşim Gökhan’ım.
İçinde fırtınalar kopan komutan…
(Binbaşı Cihan Ünal)
Gökhan’la ilk kez 14 yaşındayken tanıştım.
Çocuk yaşında evinden, ailesinden uzak düşmüştü. Omuzlarına büyük bir sorumluluk almıştı.
Askeri üniformayı ilk kez o zaman giymişti.
Gökhan sakin tabiatli bir insandı. Yüzünde her zaman derin bir sessizlik vardı. Halbuki içinde fırtınalar kopardı…
Ama bunu hiç kimseye hissettirmezdi.
Sesi yükselmezdi, ama varlığı başlı başına bir güçtü. Onunla bir arada olmak, kendini güvende hissetmek demekti.
Herkese şefkatli, anlayışlı, insani değerlerle yaşayan bir adamdı.
Hiç rol yapmadı kendisi oldu.
O, arkamızda bir dağdı…
Askeri üniforma onun için sadece giysi değildi…
(Binbaşı Serkan Polat)
Gökhan’ı ilk kez gördüğümde sadece 14 yaşındaydı.
O da ailesinden uzak düşmüştü – küçük bir çocuğun omzuna yüklenmiş büyük bir sorumluluğun içindeydi.
Üniformayı ilk kez o zaman giymişti; ama o üniforma, onun için gökyüzündeki bayrağa, devletine ve halkına verilen bir anttı.
Üniforma onun için sadece bir giysi değildi.
Üniforma – silah arkadaşlarına sadakatinin, milletine sevgisinin, vatana borcunun simgesiydi.
Bu üniformayı son nefesine kadar çıkarmayacaktı.
Gökhan sakin bir adamdı. İçinde fırtına kopsa da, yüzünde sakin bir deniz vardı.
Hiç kimseye o çırpıntıları hissettirmezdi. İçindeki volkanları sessizlikle örterdi.
Ama bu sessiz adamın kalbi sevgi doluydu.
Herkese karşı şefkatli, anlayışlı; en zor anda dayanak olan, sarsılmaz bir güven timsaliydi.
Yanında olduğunda insanın içini rahatlık kaplardı – çünkü Gökhan varsa, yalnız değilsin.
Onun varlığı – güvenin, merhametin, sadakatin canlı, nefes alan tecessümüydü.
İnsanlar çok şey söyleyebilir, çok rol oynayabilir. Ama Gökhan olduğu gibiydi.
Ne içindeki hisleri gizleyerek sahte gülümserdi, ne de merhametini göstermekten çekinirdi.
O, sadece bir komutan değildi…
Seni hiç unutmayacağız, komutan…
(Gazi Jandarma Baş Çavuş Arif Büyükakçalı)
Bölük komutanım Jandarma Üsteğmen Gökhan Korkut’u hatırlayınca, gözümün önüne hep onun dimdik duruşu, bakışlarındaki kararlılık ve içimizi ısıtan samimiyeti geliyor.
O sadece bir komutan değildi; hem dayanağımız, hem yol arkadaşımızdı. Arkamızda durduğunda, sanki göğsümüzü dağlara yaslamışız gibi hissederdik.
Komutanım cesaretin canlı simgesiydi – eğitimli, tetikte ve daima savaşa hazır.
Her görev öncesi bölgeyi detaylıca inceler, hiçbir detayı göz ardı etmezdi.
Onun yanında hem koruma altında hem de ruhen güçlüydük.
Gökhan’la çok operasyonlara katıldık. Her seferinde onun liderliğinde zafer kazanırdık.
Sadece 4 ayda yıllara eş değer kahramanlık sığdırdı. Askerleriyle birlikte her zaman ön cephede savaşırdı, arka planda durmazdı.
Zorlu dağlarda, geçilmesi güç bölgelerde, bazen gece gündüz aynı mevzide beklerdik. O, yorulmazdı, sanki bölgenin nefesini hissederdi.
Komutanım ŞEHİT arkadaşlarının yükünü de omzunda taşırdı.
Askerlerine baba, dost, kardeşti…
(Asker Ali Almacık)
2012 Yılında, Hakkari’nin sert ve soğuk kışında “EFELER” taburunda görev yapıyordum.
Orada tanıdım Üsteğmen Gökhan Korkut’u.
O sadece 3. bölüğün komutanı değildi -bizim hâlimize yanan, ruhumuza dayanak olan bir insandı.
Her defasında bölüğe gelir gelmez, önce hâlimizi hatırımızı samimi bir sesle sorardı:
“Ne sıkıntınız var? İşler nasıl gidiyor?”
Bu basit soru bize güven verirdi.
Biliyorduk ki, komutanımız bizi sadece görev için değil, insan olarak düşünüyor.
Bir gün odasına çay istedi. Sonra da “Nasılsın?” diye sordu.
– İyiyim komutanım, ama hava çok soğuk… – dedim.
Masasının çekmecesinden üç çift kalın çorap çıkardı, bana uzattı:
“Bunlar kaliteli, Ali. Nöbete giderken giy, ayakların üşümesin.”
Bu küçük jest, yıllar boyunca unutmadığım bir an oldu.
O, sadece bir subay değildi – askerlerine baba, dost, kardeş olan bir yürek sahibiydi.
Gökhan komutan, ŞEHİD olmuş arkadaşının bölüğünde görev yapmak için gönüllü tayin istedi.
Bu fedakarlığı onu gözümüzde bir dağa çevirdi.
O, vefasıyla sevildi, sadeliğiyle saygı kazandı, yiğitliğiyle hafızalarda kaldı.
Ruhun şad olsun, komutanım…
ÖZGEÇMİŞ
J.Ütğm.Gökhan Korkut 24 Temmuz 1985 tarihinde Antalya ili Korkuteli ilçesinde Veli ve Leyla oğlu olarak dünyaya geldi.
19 Eylül 2003’te Kara Harp Okuluna kabul edildi; 30 Ağustos 2007’de mezuniyetinin ardından J. Üsteğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev aldı.
Sırasıyla Jandarma Subay Temel kursu, Subay Komando kursu, Subay Savaş ve Beden Eğitimi kursu, Karakol Komutanlığı kursu, Temel Askeri Paraşüt kürsü, Dağ Komando İhtisas kursu ve İç Güvenlik Harekatında Planlama ve İcra kurslarını gördü.
Görev yaptığı süre boyunca Hatay Amanos dağlarında PKK/Konqra-Gel terör örgütüne karşı başarılı operasyonlar gerçekleştirdi.
18 Kasım 2012 tarihinde, Hakkari’nin Şemdinli ilçesi Tahtataş Tepe bölgesinde meydana gelen silahlı çatışmada kahramanca ŞEHİT oldu.

Halide Halid / Araştırmacı yazar
“Demir Yumruk”- Adaletin Zaferi
Otuz yıllık hasretin sona erdiği, halkın birliğinin ve “Demir Yumruk” iradesinin tarihe dönüştüğü gün.
Yıllar boyunca içimizde bir hasret, bir öfke büyüttük.
Sessiz kaldık belki, ama hiçbir zaman unutmadık. İşgal altındaki topraklarımızı gözümüzün önünde yitirdik, ama vicdanımızda ve hafızamızda onları hep yaşattık.
Uluslararası hukuk sustu, dünya kör oldu. Azerbaycan halkıysa sabretti. Bekledi. Ama bir gün mutlaka o büyük hesaplaşmanın geleceğini hep biliyordu.
O gün, 2020 yılının 27 Eylül sabahıydı.
Artık söz bitmiş, sabır taşmıştı. Ve milletin yüreğinde yıllarca biriken bütün acılar, öfkeler ve dualar, bir yumruğa dönüştü. Cumhurbaşkanı, Ali Başkomutan İlham Aliyev’in emriyle “Demir Yumruk” operasyonu başladı. Bu, sadece bir askeri operasyon değildi. Bu, adaletin, tarihin ve onurun savaş çağrısıydı.
Ermenistan bizi yıllarca oyaladı, sahte vaatlerle zaman kazandı.
2018 Yılında iktidara gelen Paşinyan’ın “Karabağ Ermenistan’dır ve nokta” sözleri, ardından gelen yasadışı ziyaretler ve 2019 yılında savunma bakanı Tonoyan’ın “Yeni savaş, yeni topraklar için” açıklaması artık diplomatik sürecin fiilen bittiğini gösteriyordu.
2020 Yılının yazında Tovuz’daki sınır saldırıları, Goranboy’daki sabotaj girişimleri, PKK/YPG’li teröristlerin işgal altındaki topraklara yerleştirilmesi ve Lübnan’dan binlerce ermeninin buraya göç ettirilmesi -Ermenistan artık barış değil, savaş istiyor demekti.
Azerbaycan o savaşı, hakkın ve hukukun tarafında başlattı.
“Demir Yumruk” operasyonu başladığında Azerbaycan ordusu müthiş bir disiplin, strateji ve kararlılıkla ilerledi.
Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti, her zaman olduğu gibi Azerbaycan’ın yanında yer aldı.
“Tek millet, iki devlet” anlayışıyla verilen bu destek, yalnızca siyasî değil, aynı zamanda kardeşlik ve dayanışmanın sembolüydü.
Türk devleti, ordusu ve halkı, Azerbaycan’ın haklı mücadelesine uluslararası platformlarda güçlü bir şekilde sahip çıktı.
Kardeş Türkiye’nin verdiği bu destek, sadece cephede değil, milletin yüreğinde de moralin, umudun ve adaletin sesi oldu.
Düşmanın yıllarca kurduğu savunma hatları kısa sürede yarıldı. Cephede ordumuz ilerlerken, cephe gerisinde tüm millet tek yürek olmuştu. Her kalp o gün “Karabağ Azerbaycan’dır!” diye atıyordu.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, hem cepheye hem dünyaya net mesajlar veriyordu:
“Demir Yumruk yerinde duruyor.”
“Bu bizim haklı davamızdır- ve biz kazanacağız.”
Ve kazandık!
44 gün süren Vatan Savaşı sonucunda otuz yıllık hasret sona erdi, topraklarımız özgürlüğüne kavuştu, milli gurur ve adalet yeniden tesis edildi.
2020 Yılının o unutulmaz sonbaharı, Azerbaycan halkının kaderinde bir dönüm noktasıydı. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in kararlı ve ileri görüşlü “Demir Yumruk” siyaseti sayesinde Azerbaycan Ordusu düşman karşısında tarihî bir zafer kazandı. Bu zafer yalnız askerî gücün değil, aynı zamanda milletin birliğinin, devletin kararlılığının ve halkın sarsılmaz iradesinin simgesiydi.
O 44 gün boyunca Azerbaycan halkı tek bir amaç için birleşti-Vatanı özgür görmek.
Cephede savaşan askerden, dua eden anneye kadar herkes bu kutsal mücadelenin bir parçasıydı.
Her zafer haberi milletin yüreğine umut, ruhuna güç veriyordu.
Cebrayıl’ı, Fuzuli’yi, Zengilan’ı, Kubatlı’yı, Kelbecer’i, Zengilan’ı, Ağdam’ı ve Şuşa’yı düşmandan kurtardık.
Şuşa -Karabağ’ın kalbi, medeniyetimizin beşiği-30 yıl sonra özgürlüğüne kavuştu. Zafer artık görünür değil, somuttu!
8 Kasım 2020 – Azerbaycan tarihinin gurur günüdür.
Şuşa’nın kurtuluşuyla Karabağ’ın kaderi değişti. Yıllar boyunca esaret altında inleyen topraklarımız özgür nefes aldı.
Şuşa üzerinde dalgalanan üç renkli bayrak sadece bir şehrin değil, bütün bir milletin onurunun sembolü oldu. Bu zafer, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in “Karabağ Azerbaycan’dır!” ve “Demir Yumruk yerindedir!” sözlerinin canlı kanıtıydı.
Bu zafer, şehitlerimizin kutsal kanıyla, gazilerimizin kahramanlığıyla, halkımızın birliğiyle ve devletimizin gücüyle kazanıldı. Onların fedakârlığı sayesinde bugün özgür Karabağ topraklarında yeniden bir hayat filizleniyor. Yeniden inşa edilen şehirler, yapılan yollar ve yurtlarına dönen insanlar bu zaferin devamıdır. Her yapı, her adım özgürlüğün ve devlet kudretinin bir göstergesidir.
Beş yıl geçti ama o günlerin coşkusu, gururu ve sevinci hâlâ aynı tazelikle milletimizin hafızasında yaşıyor.
Bu zafer bize bir kez daha gösterdi ki, vatan toprağı kutsaldır ve onu korumak her Azerbaycanlının en yüce görevidir.
Bugün biz zaferi sadece kutlamıyoruz-yaşıyoruz.
Özgür Karabağ’da süren imar çalışmaları, şehitlerin aziz hatırasına dikilen anıtlar ve yeniden yapılan şehirler bu zaferin sonsuz simgesidir.
Karabağ artık özgürdür.
Bu özgürlük – halkın birliğinin, ordunun gücünün ve Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in “Demir Yumruk” siyasetiyle şekillenen devlet iradesinin eseridir.
Beş yıl önce doğan o zafer ışığı, bugün de Azerbaycan semalarında en parlak yıldız olarak parlıyor-ve asla sönmeyecek.
Karabağ Azerbaycan’dır!

Halide Halid / Araştırmacı yazar
“Önce Vatan” serisinden:
Yine Son Bahar Geldi…
Yine sonbahar geldi…
Sararan yapraklar, Melek anne için oğlunun yokluğunu hatırlatan sessiz bir hüzne dönüştü. İçindeki boşluğu hiçbir şey dolduramıyor; ama yüreğinde taşıdığı sevgi ve özlem ona teselli veriyor.
Rüzgar estiğinde, yaprakların hışırtısı sanki oğlunun kahkahasını fısıldıyor, uzaklardan gelen bir esinti Esed’in adını anımsatıyor.
Yine sonbahar geldi…
Pencereden uzaklara bakarken, her esen rüzgar onu oğlunun sesini hatırlatıyor; fısıldayan yapraklarda onun kahkahasını, uzaklarda bir köşeden gelen rüzgârla birlikte onun adını duyuyor sanki.
Yine sonbahar geldi…
Beş yıl önce sonbaharda binlerce Azerbaycan annesinin kalbine ateş düştü.
Bu ateş düştüğü yeri- kalpleri yakıp, külünü göklere savurdu…
Beş yıl önce binlerce aile, evladına, eşine, ağabeyine, kardeşine bir ömür hasret kaldı…
Beş yıldır ŞEHİT annelerinin her gün durup uzaklara, evlatlarının bir gün dönecekleri yollara hasretle baktığı pencere önüdür. Melek anne de onlardan biridir.
Onun penceresi, oğlundan gelecek haberlere açılan bir umut noktasıdır.
Beş yıldır sonbahar geldiğinde Esed’ini beklemek için pencere önünde duruyor. Yıllar önce yağmurlu bir günde, doğum gününü kutlamak için gelmişti oğlu.
Şimdi ise pencerede, geçmişteki mutluluklarını ve gelecek umutlarını bir arada taşıyor.
O gün, Esed’in hediyesi olan küçük bir telefon, Melek ana için dünyanın en değerli nesnesi olmuştu. O an, oğlunun sevgisini ve düşünceli davranışlarını hissederek, kendini dünyanın en mutlu insanı sanmıştı. Esed’in tatlı sözleri, yağmurlu günün hüznünü unutturmuş, ona tarifsiz bir sevinç vermişti.
Pencerenin önünde, gözyaşlarıyla ıslanmış titrek elleriyle oğlunun fotoğraflarına dokunuyor, her karede oğlunun gülüşünü arıyordu. İçindeki boşluğu dolduracak hiçbir şey yok, ama yüreğinde taşıdığı sevgi ve özlem, onun için bir tesellidir. Sonbaharın sararmış yaprakları gibi, acısı da zamanla derinleşmiş ama bir o kadar da anlam kazanmıştı.
Ama her anısında, onun cesareti ve fedakârlığı da yeniden doğuyor yüreğinde. Acısı derin, hasreti sonsuz olsa da, oğlunun Vatan uğruna verdiği mücadele ve bıraktığı hatıralar, annesine her gün bir umut, bir güç veriyor.
Sonbahar ne kadar hüzünlü olursa olsun, içinde taşıdığı sevgi, onun karanlık günlerini aydınlatıyor.
Yine o güne dönmüştü Melek anne-2017 yılının 4 Ekim tarihine…
O gün işteydi. Akşama doğru, mesai arkadaşlarından biri yaklaşarak, “Bak gör kimler gelmiş,” dediğinde, Esed’i karşısında durduğunu gördü.
Yağmurlu ve sisli bir hava vardı. Bir taraftan çok sevindi, diğer taraftan oğlunun üst başının su içinde, ıslak olduğunu görünce morali bozuldu.
Esed’in gözlerine bakarak, “Sen bu yağmurda neden geldin?” diye sorduğunda, oğlu, “Anneciğim, önce bana sarıl, halimi sor, sonra beni fırçala,” diyerek annesine sarıldı.
Annesi, “Annen sana kurban olsun, bak sırılsıklam olmuşsun,” dediğinde, Esed, “Sen boş ver benim sırılsıklam olmamı. Bugün senin doğum günündür. Bugün tufan kopsaydı bile, yine seni tebrik etmek için gelirdim. Benim bir tane annem var,” sözleriyle karşılık verdi.
Sözünü bitirdikten sonra etrafa bakarak annesine, “Annem, buralarda bir müsait yer var mı? Sana diyeceklerim var,” dedi.
Bir kenara çekildiler. Esed cebinden bir telefon çıkardı. Kolunu annesinin omuzuna koyarak, böyle dedi: “Anneciğim, hediyem küçük olsa da kusuruma bakma. Bunu büyük hesap et. Şimdilik gücüm buna yetti”.
Melek anne, oğlunun elinde o dönemde moda olan kapaklı Nokia telefonu olduğunu fark etti.
Anneler, anneler…
Evladının tatlı bir sözüyle kendini dünyanın en mutlu insanı zanneden anneler…
Melek anne de o an dünyanın en mutlu insanıydı. Mutluluğunu oğluna sarılarak böyle anlattı:
“Gözümün nuru, bu telefon benim için dünyanın en pahalı telefonundan daha kıymetlidir. Çünkü bunu bana yiğidim almış. Ayrıca, sen bana hiçbir şey almasan bile, senin bu yağmurda beni tebrik için gelmen benim için yeryüzünün en kıymetli hediyesidir. Senin bana söylediğin tatlı kelimeleri duyduğumda her gün yeniden doğuyorum. Rabbime, bana senin gibi bir evlat verdiği için şükür ediyorum, gözümün nuru.”
Esed yine annesine sarılıyor ve “Annem, her zaman gözü tok oldun…” diyor.
Biraz ordan burdan konuşuyorlar. Sonra Esed, eve dönmek istediğini söylüyor. Annesinin mesai saati henüz bitmemişti. “Başka istediğin bir şey var mı anneciğim?” diye soruyor. Melek anne “Almışsın, daha ne alacaksın ki?” diyor.
Esed ise eve dönerken pasta ve mum alıyor. Annesi akşam eve döndüğünde, Esed hemen ışıkları kapatıp mum yakıyor. Elinde pasta, kapıyı açarak annesini karşılıyor.
O gün, Melek anne için ömrüne ebedi yazılan bir doğum günü oluyor.
Annesi doğum günü kutlamayı sevmezdi. Esed ŞEHİT olduktan sonra 4 Ekim onun için bir merasim günü haline geliyor. O gün, 700’den fazla insan evlerinin bahçesinde toplanıyor. İki büyük çadır kuruluyor.
O gün anne aniden, “Bugün benim doğum günüm!” diye hatırlıyor. Kendinden geçerek, “Esed’im, benim için unutulmaz bir doğum günü geçiriyorsun!” diye haykırıyor.
Artık o günden sonra bir daha doğum günü kutlamıyor Melek anne. Onun aldığı telefonla ilgili hatıra ise Melek anne için oğlunun anısı olarak kalıyor.
O zamanlar hayattaydı. Yeğenleri telefonu oynayarak bozmuşlardı. Telefonun çalışmadığını gören çocuklar sonra da kırmışlardı.
Esed’in şehadetinden bugüne kadar, o telefon için anne pişmanlığının acısını yaşıyor.
Neden telefonu koruyamadı diye kendini kınıyor.
“Neden ben onun hediyesini gözbebeğim gibi koruyamadım? Kendisi nasıl gittiyse, hediyesi de bana kalmadı… Bana ilk telefonu da Esed almıştı…” -diyor Melek anne.
Annesinin söylediğine göre, Esed askeri üniforma ile eve gelmeyi sevmezdi. Hatta harbiyeli olduğu dönemlerde bile tatildeyken uniforma ile gelmezdi.
Bu uniformaya aşık olmasına rağmen hep böyle yapardı. Sivil kıyafetle gelirdi eve.
Aslında okuldan halasına gider, orada üstünü değiştirip sonra eve dönerdi.
Bir gün askeri lisede okurken, tatilden önce harbiyelileri eve bırakıyorlar. O gün Esed’in halası evde değildi. O da üstünü değiştirmeden askeri uniforma ile eve gelmişti.
Melek anne elini göğe kaldırıp, Esed’i askeri uniforma ile gördüğü için Rabbine şükrediyordu.
Annesi, oğlunun harbiyeli uniformasını ve Yüksek Askeri Okulda giydiği askeri uniformayı, onun sonraları giydiği tüm üniformalardan çok seviyordu.
Her zaman diyordu ki: “Bu uniformalar oğluma çok güzel yakışıyor.”
O gün, Melek anne düğünden eve döndüğünde, evlerinin bahçesinde Esed’in kendisine doğru geldiğini görüyor.
Esed: “Güzel annem, çok istiyordun beni bu uniformada görmeyi. Bak geldim. Gel şimdi bir fotoğraf çekelim,” diyor.
Annesiyle bahçede fotoğraf çektiriyorlar. O fotoğraf, annenin oğlu ile çektiği ilk ve son fotoğraf oluyor.
Ne anne, ne de Esed fotoğraf çektirmeyi hiç sevmezlerdi. Bunun pişmanlığını ŞEHİT annesi şimdi de çekiyor.
Diyor ki: “Keşke Esed her eve geldiğinde onunla fotoğraf çektirseydim. Şimdi o fotoğraflara muhtacım.”
Kalbi evlat yarasıyla yanıp alışan anne, her gün oğlunun resimleriyle türlü türlü videolar yapıyor; o videoları kalbinin acısını dindirmeye çalışarak farklı farklı şarkılar ve şiirlerle süslüyor.
Her gün evladının hayalleriyle yaşıyor.
Esed’le ilgili onunla telefonda görüşürken, ondan oğlu hakkında hatıralarını anlatmasını rica ettiğimde, bana şöyle cevap verdi:
“Onunla ilgili o kadar anılarım, hatıralarım var ki, ama anlatmak benim için çok zor. Bütün günüm bu telefonda geçiyor. Şehitlerimizi, oğlumu paylaşıyorum. Sanki anlatma yeteneğimi kaybetmişim. Onunla ilgili konuşmaya başladığımda sanki boğuluyormuşum gibi oluyorum. O yüzden, benim onun hakkında konuşmamı isteseler de, sohbetten kaçıyorum.
Çünkü onun hatıraları yüreğimde düğümlenmiş. Onun yokluğu hakkında konuşmak benim için ölümden de zor.”
Askeri Liseyi ilk yıl kazanamamıştı. Melek anne hasretle sınavın cevabını bekliyordu. O dönemlerde cep telefonu yoktu. Sınavdan sonra Esed’in, Bakü’de yaşayan amcasıyla geldiğini gören anne “Esed, nasıl oldu?” diye sorduğunda, o morali bozuk halde “Anne, kazanamadım,” dedi.
Aslında onun asker olmasını anne istemiyordu. Bu onun kendi seçimiydi. Anne babasının izni olmadan gitmişti sınava. Tek oğul evladı olduğu için onun bu yolu seçmesi hiç yüreklerince değildi.
Annesi onun cevabından nasıl sinirlendiğini hatırlamıyor. Esed’e sert tepki göstermişti.
Yüzüne vurmasa da, annesi sonraları bu tepkinin onu nasıl kötü etkilediğini duymuştu.
Bahçelerinde incir ağacı vardı. Bahçe ise Kayalık denilen yerde idi. Orada çok yılan olurdu.
Gitmiş, o incirin altında oturup ağlamıştı “Annem, benim okulu kazanamadığım için morali bozuldu.” Orada kendine yemin ediyor ki, ne olursa olsun, o askeri okulu kazanmam lazım.
Daha sonra hazırlık kurslarına katılıyor ve üzerinde çok çalışıyor.
2.Yıl yüksek notla okulu kazanıyor.
Esed ŞEHİT olduktan sonra, askeri lisede okuduğu dönemde kendi için yaptığı hatıra defterini annesi buluyor. Esed o defterde her günkü anılarını yazıyordu.
Defterdeki anıların içerisinde şöyle yazıyordu:
“Ben anneme söz vermiştim, çünkü ilk defa annemin bana göre moralinin bozulduğunu gördüm. O yüzden kendime söz verdim ki, nasıl olursa olsun, ben askeri okulu kazanacağım ve kazandım da. Buradaki tüm zorluklara rağmen yine kendime söz veriyorum ki, asıl erkek gibi sözümü tutacağım. Sen benimle onur duyacaksın, annem.”
O defter sonraları, evlerinde tadilat yapılan dönemde kayboluyor. Bu kayıp, ŞEHİT annesini çok üzüyor. Oğluyla ilgili bazı hatıraları (eşyaları) koruyamadığından dolayı kendini suçluyor.
Esed her zaman diyordu ki: “Ben annem için askeri okula gitmişim. İlk sınavı kazanamadığımda bir anlık başka bir alanda sınava girmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim, çünkü anneme bir söz borcum vardı.”
Sonradan askerliğe çok ısınıyor. Son dönemlerde annesine:
“Anneciğim, merak etme, her şey iyi olacak. Artık görevim de artıyor, pratiğim de. Emeğimin meyvelerini yavaş yavaş topluyorum. Sana minnettar olacak günlerime çok az kaldı. Ben senin bir sözünle yeniden askeri okula gittim. Yoksa başka alanda eğitim almak istiyordum, sınavı kazanamadığım için. Bak annem, maaşım da artacak, evi satıp geniş, bahçeli bir ev alırız. Ablamı da yanımıza alırız. Her şey çok güzel olacak. Göreceksin,” diye umutlar veriyordu.
Annesi, Esed’in sözünü tutacağını biliyordu. Çünkü Esed, verdiği her sözün arkasında dururdu.
Maalesef tüm dilekleri yarım kaldı…
Melek anne diyor ki, ‘Vatan kavramı askerler için bambaşka bir güçtür. Bu kelime damarlarına öyle işler ki, onlar vatanda yaşayan anne-babaları, kardeşleri veya çocukları için değil; gözlerini kırpmadan, vatanın ebedi bütünlüğü için hizmet ederler.
Esed de bunu bilerek, ölümün gözünün içine bakarak savaşa gitti. ŞEHİT olduğu yer öyle bir yerdi ki, tam ortadaydı; betonun üstünde duruyor ve “Ateş” emrini veriyordu. O an, bir kurşunun kendisine gelebileceğini bile düşünmüyordu.
Çok dürüst, vicdanlı ve vatanla nefes alan bir yiğitti.”
Tüm ŞEHİTLERİMİZ gibi, o da her şeyi geride bırakıp, vatanı anne-babasından, ailesinden çok sevdiği için savaşa atıldı.
Son günlerdi. Melek annenin hiç aklının ucundan geçmezdi ki, günler, oğlunun ömrünün sonuna yaklaşmaktadır.
Ağdam’da siperler kazılıyordu, savaşa hazırlık yapılıyordu. İşle ilgili evde hiç konuşmazdı.
Bunu sevmezdi. Annesi bir soru sorduğunda derdi ki: “Anne, gelmişim, bugün evden ve aileden konuşalım, iş orada kalsın, biraz kafamı dinlendireyim.” Böyle sözlerle konuyu değiştirirdi.
İş hakkında asla bilgi vermezdi.
“Bir gün oturuyorduk, o da evdeydi, kanepede uzanıyordu. Benim ‘Yerin, yurdun nasıl, ne yapıyorsunuz, durum nasıl?’ sorusuna cevap vermeden önce telefonunu açtı. Karşısında pamuk tarlası ve bir siper vardı; büyük, üstü zırhlı, yanları lastiklerle çevrili bir siperdi. Dedi ki: ‘Oğlunun karargahına bak. Bak ne güzel karargahım var benim.’
Ben dedim: ‘Bu da ne böyle?’
Gülerek espri yaptı: ‘Bak, nasıl lüks bir odam var.’
Ben dedim: ‘Anneciğim, burada insan mı yaşıyor, toprağın içinde?’
Dedi: ‘Burası kazıldı, içinde odalar var. Ama sen bunu boş ver, sen pamuk tarlama bak. Bak ne güzel pamuk tarlam var.’
Böylece konunun yönünü değiştirdi.
Ben de merakla sordum: ‘Oğlum, bu siper ne kadar sağlam?’
Dedi ki: ‘Anneciğim, buranın nasıl sağlam hazırlandığını biliyor musun?’
Hep derdim ki, işte savaş olacak diye konuşurlar, ama o derdi ki: ‘Ne savaş, anneciğim. Böyle bir şey yok. Bu kadar yabancı ülkeyle anlaşmalar yapıyoruz, şirketler açılıyor, yatırımlar oluyor. Sen ne diyorsun, boş ver.’” – diyor ŞEHİT annesi.
Esed, annesini meraktan kurtarmak için böyle söylüyordu. Aslında savaş için hazırlıklar yapılıyordu.
O yüzden ŞEHİT olduğu gün, ona “Esed artık yok” denildiğinde, annenin oğluna bir şey olacağı aklına bile gelmiyor.
O kadar inanmıştı ki, evladına hiçbir şey olamaz. Böyle bir yiğit oğuldu Esed…
Anne konuşuyor, konuştukça sözler boğazına tıkanıyordu. Onun sesindeki heyecan, her sustuğunda bu suskunluğun içerisindeki hasret, insanın kalbine sanki bıçak saplıyordu.
Konuşan, dağ gibi yiğit evladını kaybeden, beş yıldır onun hasretiyle yaşayan ŞEHİT annesiydi…
Onu teselli etmekte zorlanıyordum. Ne söylesem ki, onun bu acısına az da olsa teselli olsun?
Söylemek istediğim her söz bana garip geliyordu, kafamda soruları peşpeşe diziyordu…
“Biz de onunla her zaman gurur duyduk; önce üsteğmen, sonra yüzbaşı rütbesini aldı. Son olarak, savaşın 10 gün öncesinde, çocuğunun doğum gününde eve gelmişti. Biz onunla sohbet ettik, konuştuk, güldük. 20 Eylül’de tekrar görevine döndü. 27 Eylül günü ise arayarak hal hatır sordu, ‘Sağ olun’ diyerek vedalaştı.
1 Ekim sabahı erken saatlerde tekrar aradı, herkesi tek tek sordu, ben de ona anne duası ettim. Aynı gün öğle saatlerinde ise ŞEHİT haberi geldi.”
Anne, titrek sesle anlattığı her kelimesinde Esed’inin sanki portresini benim için canlandırmaya çalışıyordu. Oysa benim Esed’i artık yakından tanıdığımı bilmiyordu.
Melek anne bilmiyordu ki, Esed hakkında olan tüm verileri okumuşum, tüm videoları izlemişim.
Anne bilmiyordu ki, artık onun evladı diğer ŞEHİT kardeşleri gibi benim uykusuz gecelerimin misafiri olan, benim her gün sohbet ettiğim, fikir paylaştığım insandır.
Evlat kaybı acı olsa da, anne oğlunun kahramanlığı ile övünüyor, bundan onur duyuyor.
Esed son vasiyetini ablasına yazıyor.
ŞEHİT ablası Günay o mesajı böyle anlatıyor:
“27 Eylül’de bana yazdı: ‘Öpüyorum, hepinizi sevgiyle kucaklıyorum, kendinize iyi bakın, çocuklarımıza iyi bakın, onları size emanet ediyorum.’ Daha sonra ikinci kez yazdı: ‘Hüseyin oğlum, her zaman benimle gurur duysun; çünkü onun babası bir kahraman olacak.’”
Bu sözlerden endişelenmiş olsam da, kardeşime çok güvenim olduğu için sakin kalabildim. Kardeşim sanki ŞEHİT olacağını hisstmişti; çünkü her zaman yanında bir bayrak olurdu. ŞEHİT olmadan iki gün önce, o bayrağı kendi silah arkadaşına veriyor ve diyor ki: “Bu bayrağı Şuşa’ya dikeceksin.” Komutanından rica etmiş, “Fotoğrafımı çek, bu benim son fotoğrafım olacak.”
Onun en sevdiği çiçek ise Harıbülbül’dü. Her zaman derdi ki, “Bu çiçek bizden yardım istiyor.”
Yiğit kardeşim o çiçek esaretten kurtuldu. Bu mutluluğu sen yaşamasan da, ruhun bundan şaddır.
Ali Baş Komutanımızın demir yumruğu etrafında birleşen Azerbaycan ordusu Harıbülbül’ü özgürlüğüne kavuşturdu.
ŞEHİT babası, oğlunun kahramanlık yoluna bakarken hem gurur duyuyor hem de derin bir özlem hissediyor. Yüzünde sakin bir gülümseme, gözlerinde ise kaybettiği evladı ile ilgili derin bir hüzün var.
Sözcükleri az, ama her bakışı, her hareketi sevgisini ve gururunu açıkça gösteriyor. Sessizliğinde bile bir sıcaklık var, çünkü kalbi her zaman oğlunun yanında. O, evladının hatırasını günlük hayatının her anında yaşatıyor ve her düşüncesinde onu yanında hissediyor.
Beş yıldır tek oğul evladının hasretiyle yaşayan, onu fotoğraflarda ve hatıralarda arayan Ferhat beyin, oğlu hakkında söyledikleri:
“Esed profesyonel bir subaydı. Ağdam bölgesindeki cephede düşmanla savaştı. Esed’in komuta ettiği topçu birliği, düşmanın 3 bataryasını tamamen yok etti. Onun verdiği kesin koordinatlar sayesinde, Ermenilerin 5 hava savunma sistemi de imha edildi. Daha sonra o, aynı yönde ŞEHİT düştü. Şükürler olsun ki, Karabağ’ımız geri alındı.”
Azerbaycan’ın yiğit evladı, vatan sevdalısı Esed Hasanov’un yarım kalan hayat hikayesinden az bir hatıra sessiz bir gurur ve derin bir özlemle burada son buluyor…
ÖZGEÇMİŞ
Esed Hasanov, 16 Nisan 1988 tarihinde İmişli şehrinin Şahverdili köyünde dünyaya gelmiştir. Hasanovlar ailesi aslen Zengezur kökenlidir.
Vatan hasretiyle yaşayan ailenin tek evladı olan Esed, küçük yaşlardan itibaren asker olmayı hedeflemiştir.
Esed, Cemşid Nahçıvanski Askerî Lisesini kazanmış ve ardından Askerî Yüksek Okulda eğitimine devam etmiştir.
Azerbaycan Ordusu’nun Yüzbaşısı olan Esed Hasanov, 27 Eylül 2020 tarihinde başlayan Vatan Savaşı sırasında Ağdam bölgesinde bulunan “N” sayılı askerî birliğinde Kurmay Başkanı olarak görev yapmış ve Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’ne ait mevzilerin, üç bataryanın imha edilmesinde başarı göstermiştir.
Esed Hasanov, 1 Ekim 2020 tarihinde Ağdam yönünde ŞEHİT olmuştur. İmişli şehrinde defnedilmiştir.
Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanması uğrunda yürütülen savaş operasyonlarına katıldığı ve askerî birliğine verilen görevleri yerine getirdiği için, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 15.12.2020 tarihli Kararnamesi ile “Vatan Uğrunda” madalyasıyla ölümünden sonra ödüllendirilmiştir.
Azerbaycan’ın Ağdam bölgesinin işgalden kurtarılması uğrunda yürütülen operasyonlara katılarak kahramanlık gösterdiği için, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 24.06.2021 tarihli Kararnamesi ile “Ağdam’ın Kurtuluşuna Göre” madalyasıyla ölümünden sonra ödüllendirilmiştir.
Hizmet süresi boyunca ayrıca “Kusursuz Hizmete Göre” 3. Derece Madalyası, “Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin 95. Yılı” jübile madalyası ve “Azerbaycan Ordusunun 100. Yılı” jübile madalyası ile de ödüllendirilmiştir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.