Celil Kocataş

Celil Kocataş

14 Haziran 2026 Pazar

Tek kelime ,Irmak Öğretmen Öldü!

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Tek kelime ,Irmak Öğretmen Öldü!
​Haber bültenleri o bildik, ruhsuz ve mekanik dille son dakikayı geçti: “Öğretmene mobbing uyguladığı iddia edilen müdür görevden alındı.”
​Ve bitti. Perde kapandı. The end.
​Siz öyle sanın. Bir kalemi kırıp, bir koltuğu boşaltıp, bir ismi tabeladan kazıyınca o dosyanın kapandığını sanan o kibirli bürokrasiye, o liyakatsiz çarkın dişlilerine avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum: Olay bitmedi, asıl trajedi şimdi başlıyor!
​Çünkü gencecik, 25 yaşında idealist bir fidan, Irmak Ayşe Koparan, artık yok. Sizin o kağıt üzerindeki süslü “idari tasarruflarınız”, o “soruşturmanın selameti” adı altındaki hantallığınız, gencecik bir kadının nefesini geri getirmeyecek.

​Okul dediğin yer vicdanın, adaletin, merhametin kalesidir. Ama Ağrı’dan yükselen o feryat, okulların nasıl birer ego zindanına, nasıl birer liyakatsizlik cehennemine dönüştürüldüğünü yüzümüze bir tokat gibi çarptı.
​Suçu neydi Irmak öğretmenin? Farklı düşünmek mi? Hayır, suçundan daha ağır bir erdemi vardı: Çocukları korumak.
​Bir okul müdiresinin küçücük çocuklara uyguladığı şiddete karşı durdu, “Burada bir zulüm var!” dedi, sesini yükseltti. Peki, o çok övündüğünüz sistem ne yaptı? O idealist kadının arkasında durup o zorbalığı defetmek yerine, o koca koca idareciler, o makam sevdalıları bir araya gelip zorba müdireye kalkan oldu!
​Dilekçeler yazdı Irmak, feryat etti, “Beni eziyorlar” dedi. Duymadınız. Görmediniz. Kulaklarınızın üzerine yattınız, körü oynadınız. Çünkü sizin sisteminizde makam sahibinin haksızlığı, sözleşmeli bir öğretmenin haklılığından her zaman daha kutsal sayıldı!
​Hak aramanın, çocukları korumanın bedeli ne oldu biliyor musunuz? Tam 80 kilometrelik bir sürgün! Kulaklarımda yankılanıyor ablasının o kahreden isyanı: “Göz göre göre eziyet çektirdiler.”
​Kısıtlı maaşıyla her gün yollara düşen, günde 3 bin lira taksi parası ödemek zorunda bırakılan, hem maddi hem manevi olarak duvarlara çarptırılan bir öğretmen… Son günlerinde odasına kapanıp sürekli ağlayan, yalnızlığa, çaresizliğe mahkum edilen bir can.
​Ve arkada kalan o 9 dakikalık dehşet ses kaydı… Bir insanın haysiyetiyle nasıl oynandığının, odalardan nasıl kovulduğunun, “Çingene, geri zekalı, sende aşağılık psikolojisi var” denilerek nasıl aşağılandığının kan donduran kanıtı. Mobbing dedikleri şey, işte bu kadar vahşi, bu kadar organize bir cinayettir! Yüksek sesle bağırıp çağırmak değil; insanı yavaş yavaş, nefesini keserek, yalnızlaştırarak, değersizleştirerek hayattan koparma sanatıdır.
​Bazı Kayıpların Ardından Gelen En Ağır Cümle: “Keşke…”
​Şimdi soruyorum o koltuklarında rahat oturanlara: Bir insan sesini duyurmak için daha ne kadar ölmek zorunda? Kurumlarınızın başarısı, çalışanlarınızı susturmanızla, onları ezmenizle mi ölçülüyor? Farklı düşünenin, yanlışa “dur” diyenin kafasını kopardığınız bu düzen, çocuklara hangi adaleti öğretecek?
​Bugün Türkiye bu skandalla çalkalanıyor olabilir. Yarın gündem değişecek, o müdürün yerine bir başkası atanacak, koltuklar yine dolacak. Ama sessizce tükenenlerin, göz göre göre ölüme itilen Irmakların hesabı bu dünyada da, öteki dünyada da kapanmayacak.

​Bazı kayıpların ardından geriye sadece tek bir kahredici cümle kalır: “Keşke daha önce görülseydi.”
​Siz görmediniz. Siz sustunuz. Siz korudunuz. Şimdi o görevden alma kağıtlarınızı alın ve o liyakatsiz düzeninizin üzerine örtün. Çünkü çocukları korumaya çalışanların kendini koruyamadığı, doğrunu söyleyenin sürgün edildiği bu düzende, kaybeden sadece gencecik bir öğretmen değil; bu ülkenin geleceğidir, vicdanıdır! Size gore The End

Devamını Oku

Taksitli Memleket: Satılan Taşınmazlar, Ertelenen Borçlar ve Kâğıt Üzerindeki Refah

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Taksitli Memleket: Satılan Taşınmazlar, Ertelenen Borçlar ve Kâğıt Üzerindeki Refah
Ödeyemiyorsan ertele, alamıyorsan taksit yap, yetişmiyorsa vadeyi uzat
Eskiden insanlar ev almak için borçlanırdı. Şimdi borçları ödeyebilmek için yeniden borçlanıyor. Aradaki fark küçük görünse de aslında bir ülkenin ekonomik fotoğrafını anlatmaya yetiyor.
Son açıklanan düzenlemelere bakınca ortaya çıkan tablo netleşiyor. Kamu taşınmazları taksitle satılacak. Peşinat yüzde 25, kalan borç vadeli, üstelik faizli. Vergi borçları yapılandırılıyor. SGK borçları için uzun vadeler konuşuluyor. Krediler yeniden düzenleniyor. Konut kampanyaları hazırlanıyor.
Bir soru sormak gerekiyor:
Ekonomi gerçekten güçleniyor mu, yoksa sadece ödeme tarihi mi ileri alınıyor?
Çünkü bugün yaşanan şey ekonomik büyüme değil; ekonomik erteleme.
Devlet satıyor, vatandaş borçlanıyor, işletme yapılandırıyor, banka vade uzatıyor. Herkes biraz daha zaman kazanıyor ama kimse temel sorunu çözmüyor.
Sorun şu: Para dönmüyor.
Üretici maliyet altında eziliyor. Esnaf dükkânı açık tutmayı başarı sayıyor. Sanayici yatırım hesabı değil kredi faizi hesabı yapıyor. Çalışan maaş aldığı günün akşamı cebindeki paranın eridiğini görüyor.
Sonra önümüze rakamlar çıkıyor.
Enflasyon açıklanıyor.
Büyüme açıklanıyor.
Geçim standartları anlatılıyor.
Ama vatandaşın cebindeki hesap makinesi başka sonuç veriyor.
Çünkü mutfakta açıklanan enflasyonla yaşanan enflasyon aynı değil.
Market rafı başka konuşuyor, kira başka konuşuyor, elektrik faturası başka konuşuyor.
Bir ülkede insanlar maaşını değil, kredi kartı limitini takip etmeye başladıysa orada mesele ekonomi yönetimi değil, ekonomik gerçekliktir.
Şimdi bir de konut meselesi var.
Binlerce konut satışa çıkıyor.
Peki soru şu:
İnsanların geliri mi arttı da konut alacak, yoksa daha uzun vadelerle borçlanması mı isteniyor?
Çünkü konut satmak ekonomik canlılık değildir.
İnsanın ev alabilecek güce ulaşması ekonomik canlılıktır.
Bugün geldiğimiz yerde sistem şu cümleyle özetlenebilir:
Ödeyemiyorsan yapılandır.
Yetmiyorsa taksitlendir.
Olmuyorsa vadeyi uzat.
Ama ekonominin kitabında bunun adı kalkınma değildir.
Bu, geleceği bugüne ipotek etmektir.
Bir ülke sürekli borç erteliyorsa, taşınmaz satarak nakit arıyorsa, vatandaşını kampanyalarla ayakta tutuyorsa artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Biz ekonomiyi büyütüyor muyuz, yoksa sadece günü mü kurtarıyoruz?
Çünkü tarih şunu defalarca gösterdi:
Borç ertelenir.
Gerçekler ertelenmez.

Devamını Oku

Osmancık Günleri ve Bir Ayrılık Hikayesi

Osmancık Günleri ve Bir Ayrılık Hikayesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Celil Kocataşkocatascelil@gmail.com

Celil Kocataş kocatascelil@gmail.com

1977 yılının sonbaharıydı… Ortaokulu o yıl henüz bitirmiştim. Babamın tayini, Yapı ve Kredi Bankası’nın şubesini açmak üzere Çorum’un Osmancık ilçesine çıkmıştı. Kahramanmaraş nere, Osmancık nere… Neredeyse Türkiye’yi bir uçtan bir uca kat ediyorduk. Babam, Gemici Mahallesi’nde, Askerlik Şubesi’nin alt tarafında bir ev tuttu ve oraya taşındık. Liseye başlayacaktım, okulum tam karşıdaydı. Dönem zor, yıllar çetindi; her gün okula giderken babamdan işittiğim “Aman oğlum, hiçbir şeye karışma” nasihatleri kulaklarımda çınlardı. Okula giderken tarihi Koyunbaba Köprüsü’nü geçmek zorunda kalıyorduk. Kışın buraları geçmek zor olurdu ama bir o kadar da keyifliydi; bazen sakin, bazen hırçın akan Kızılırmak’ı seyretmek çok güzeldi.

O günlerde çok güzel komşularımız oldu: Bakkal Hasan, alt katta oturan ve Tapu Dairesi’nde çalışan Hasan Abi, yan komşumuz Abdullah Amca ve eşi Emine Teyze… Bir de Kazım vardı; kendi aramızda ona “Kırmızı Kafa” derdik. Emine Teyze ne zaman ekmek yapsa hep orada biterdik. Kazım, yaşına göre çok efendi ve olgun bir arkadaşımızdı. Ben yaşça onlardan biraz büyüktüm ama o, diğer kardeşlerimin can yoldaşı olmuştu. Biz onların evinin, onlar da bizim evimizin çocuklarıydık. Böyle sevgi dolu geçen koca dört yılın ardından, lisenin oradaki başka bir eve taşındık.

Yeni yerimizde de yine tanıdık simalar vardı; apartman komşumuz Nusret Karabulut (Sımbıllı) Hocam, aynı mahallede oturduğumuz hemşerimiz Metin Hoca ve okul arkadaşım Ahmet… Velhasıl, acısıyla tatlısıyla tam dokuz yılımız geçti Osmancık’ta. İlk aşık oluşum, ilk balık tutuşum ve ilk akşam gezmelerim… Yani gençliğimin en güzel yılları orada saklıydı.

Geçenlerde “Osmancık Kent Müzesi” sayfasını incelerken, kız kardeşimin okul fotoğrafıyla karşılaştım. Anılar bir anda canlanınca Bilal Hoca’yı aradım. Konumuz tabii ki Osmancık’tı… Birbirimizi şahsen tanımamamıza rağmen, “Şunu tanır mısın, bunu bilir misin?” derken muhabbet döndü dolaştı Kazım Sekili Hoca’ya geldi. İşte tam o an, onun vefat ettiğini öğrendim. O saniyeden sonra içime çöken o ağır hüznü, yüreğimde hissettiğim o derin yarayı anlatamam. O eski günler, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Allah rahmet eylesin; kendisiyle en son bir yıl önce görüşmüştüm.

Bu vesileyle, o dönemki okul arkadaşlarımdan hayatını kaybetmiş olan diğer isimleri de üzülerek öğrendim. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Geçen yıl gelmeyi çok istemiştim ama nasip olmamıştı; bu yıl mutlaka geleceğim.

Osmancık’taki tüm dostlara selam ve sevgiyle…

Devamını Oku

Sofradaki Truva Atı: Beyaz Ekmek ve Genetiği Değiştirilmiş Geleceğimiz

Sofradaki Truva Atı: Beyaz Ekmek ve Genetiği Değiştirilmiş Geleceğimiz
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Celil Kocataşkocatascelil@gmail.com

Celil Kocataş kocatascelil@gmail.com

Türkiye’de 1948 yılına kadar fırından aldığımız o dumanı üstünde tüten ekmek esmerdi; vakur ve doyurucuydu. Hamurumuzun kalbi olan ekşi maya evlerde korunur, her somun organik bir miras gibi yoğrulurdu. Bir dilim yediğimizde “doyduk” demeyi bilir, toprağın bereketini ruhumuzda hissederdik. Ta ki okyanus ötesinden, bir yardım paketi süsüyle gelen sessiz tehlike sofralarımıza sızana kadar.

Her şey, Anadolu’nun kadim mirası olan 14 kromozomlu siyez ve 28 kromozomlu kavılca buğdaylarının genetiğiyle oynanmasıyla başladı. Amerika’da geliştirilen 48 kromozomlu “cüce buğday”, yüksek verim vaadiyle bir başarı hikâyesi gibi pazarlandı. Ancak bu boyu kısa, ömrü uzun “buğdayımsı” tür; beraberinde kimyasal gübreleri ve zehirli ilaçları da getirdi. 1950’lerden sonra “ihtiyaç fazlası” ve “yardım” adı altında ülkemize dayatılan bu genetik ucube, kurak yılları bahane ederek kadim tohumlarımızın yerini aldı.

1960’lı yılların iktidarları ve dönemin medyası, beyaz ekmeği bir zenginlik, kalite ve refah göstergesi olarak sundu. Oysa o bembeyaz görüntünün ardında ondan fazla katkı maddesi ve endüstriyel hile gizliydi. Halk beyaz ekmek yedikçe acıktı, acıktıkça daha çok yedi. “Ekmeksiz doymuyorum.” cümlesi toplumsal bir alışkanlığa dönüştü. Bugün dünya ortalamasının tam beş katı ekmek tüketiyor; ne acıdır ki dünyada en çok ekmeği çöpe atan ülke olma unvanını kimseye kaptırmıyoruz. Çünkü beyaz ekmek; dünyanın en çabuk bozulan, en dayanıksız ve aslında en “boş” gıdasıdır.

Bu beslenme kırılmasının faturası ise hastane koridorlarında ödeniyor. Vücudumuzun tanımadığı bu yüksek kromozomlu ve glüten yüklü yapılar, sistemimize adeta savaş açtı. Sonuç; tam bir yıkım tablosu:

Vücudun kendi dokusuna saldırdığı Haşimato ve romatoid artrit gibi hastalıklar patladı.

Beyaz un ve Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) kullanımıyla birlikte obezite, diyabet ve insülin direnci bir salgın halini aldı.

Bağırsak floramız bozuldukça beyin sağlığımız da çöktü. Bugün Alzheimer, demans, dikkat eksikliği ve nörolojik hastalıkların nüfusa oranındaki artış tesadüf değildir.

Marshall Yardımları ile bu beyaz zehre alıştırılan Avrupa, hatasını anlayıp tam buğdaya ve doğal mayaya geri döndü. Biz ise ancak bugünlerde, hastalıklar kapımızı iyice aşındırdığında uyanmaya başlıyoruz.

Artık anlamalıyız; sağlığımızı geri kazanmanın yolu ilaç kutularından değil, temiz mutfaklardan ve yerli ata tohumundan geçiyor. Tüketici artık parasını neye verdiğini sorgulamalı; GDO’suz, kimyasal katkısız ve geleneksel yöntemlerle üretilmiş gıdayı talep etmelidir. Devletimiz siyezi, kavılcayı; yani bu toprakların asıl sahibini eken çiftçiyi baş tacı etmelidir.

Sonuç olarak sağlıklı bir hayat, bilinçli bir seçimdir. Sofranıza koyduğunuz o beyaz somun, ya sizi hayata bağlar ya da yavaş yavaş sağlığınızdan eder. Gelecek nesilleri kurtarmak için “beyaz” olanın parlaklığına değil, “kara” ekmeğin samimiyetine ve ata tohumunun gücüne sarılmak zorundayız.

Hastaneler dolup taşmadan mutfaklarımızı iyileştirelim. Çünkü gerçek refah, bembeyaz bir ekmekte değil, sağlıklı bir bedende gizlidir.

Hiç kendinize sordunuz mu; 1950 sonrası ülkemizde obezite, göz bozukluğu ve kellik neden arttı? Sizce

Devamını Oku