Kimi zaman tarih, en gür sesini susturulmak istenen mezarların sessizliğinde yükseltir. Ve kimi zaman, koca bir imparatorluğun hüzünlü gün batımı ile bir ulusun destansı doğuşunun kesiştiği noktada, iki dev figür belirir: Mustafa Kemal Atatürk ve Enver Paşa. Biri; Hilal’i karanlığın pençesinden, yurdun her bir köşesini yakan yangınlardan çekip alan, ona özgürlüğü ve cumhuriyeti bahşeden ulu önder… Diğeri ise o Hilal’i sadece kurtarmakla kalmayıp büyük Turan ülküsüyle, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan uçsuz bucaksız Türk dünyasının semalarında tam bir dolunay yapma hayalini, kılıcının ucuyla toprağa yazan son kahraman…
İşte bu hüzünlü ama destansı son, Enver Paşa’nın o büyük hayalinin bir yansımasıdır. 1922’de Tacikistan’ın o yalçın dağlarında, elinde kılıcıyla at üstünde son nefesini verirken bedeni toprağa, ruhu ise ebediyete karıştı. Sovyet elleri onun sadece canını almadı, izini de silmek istedi. Ama tarih, bir başka sadakat hikayesini yazmak için oradaydı.
O meçhul Tacik askeri… Adı tarihin tozlu sayfalarında kalmış olabilir ama vefası bir abide gibi yükseliyor. Şehit Paşası’nın naaşını karanlığın ve bilinmezliğin içine bir sır gibi gömdü. Bu sırrı; en değerli mücevheri, en mukaddes emaneti gibi taşıdı. Ölüm döşeğinde bile bu kutsal vasiyeti, sadakatin en saf haliyle oğluna fısıldadı. Ve 74 yıl boyunca bir aile, bir millet bu kutsal emaneti, Sovyetler’in demir yumruğunun altında bile gözlerden uzak ama kalplerde sımsıcak bir vefa ve saygıyla korudu. O sade, yorgun ama vakur Tacik ailesinin yüzlerinde, işte bu korunan emanetin ağırlığı ve onuru okunuyor.
Atatürk, o karanlığı aydınlatan kurtarıcıdır. Hilal’i onurlu, özgür ve bağımsız bir devletin sembolü yaptı. Onun mirası, bu topraklarda özgürce nefes alan her bir vatan evladının kalbindedir. Enver Paşa ise bu Hilal’i daha da büyütmenin, tüm Türk dünyasını tek bir bayrak altında birleştirmenin rüyasını gören; bu rüya uğruna sonuna kadar savaşan, yenilen ama efsaneleşen bir isimdi. Biri yanan bir evden en değerli varlığı kurtardı; diğeri ise bu evi tüm kardeşleriyle birlikte kucaklamanın hayalini kurdu.
Vefa and saygı… İşte bu iki değer, o Tacik ailesinin fedakarlığında ve bizim, her iki paşamızı da farklı yollardan aynı mukaddes amaca, Türk milletinin bekasına adanmış hayatları için saygıyla anmamızda birleşir. Atatürk’ün dehasına ve liderliğine minnet, Enver Paşa’nın tutkusuna ve cesaretine saygı…
Tarih onları aynı sayfalarda, Türk milletinin kahramanlık ve fedakarlık öyküsünün iki farklı ama birbirini tamamlayan, paha biçilemez parçası olarak yaşatacaktır. O meçhul Tacik askeri gibi biz de tarihin fısıldadığı bu sadakat, vefa ve saygı emanetini gelecek nesillere taşımakla yükümlüyüz.
Çünkü bilmeliyiz ki o günden sonra ne o coğrafyalarda ne de bu topraklarda; sınırları böylesine yırtıp atan, sınır boylarını dar gelen bir gömlek gibi fırlatıp atan, kalbi tüm Türk yurtları için tek bir nabız gibi vuran ve böylesi azametli, böylesi devasa bir Turan hayalini kurma cüretini gösteren bir paşa daha bu dünyaya gelmedi. O hayal, Çeğen Tepesi’nde toprağa düşen son büyük fırtınaydı. Bizlere düşen; o fırtınanın kutsal hatırasına ve bizi bugünlere taşıyan kutlu iradeye her daim vefayla sarılmaktır.
Unutmamalıyız ki bir millet, geçmişine ve kahramanlarına gösterdiği vefa kadar güçlüdür. Ne Doğu’nun ne Batı’nın eksenine sığınmadan, hiçbir küresel gücün himayesine ihtiyaç duymaksızın kendi kaderini yalnızca kendi öz gücüyle çizen tam bağımsız bir iradeyle haykırıyoruz: Ne Amerika ne Rusya ne Çin; her şey Türklük için!
O büyük emaneti canı pahasına saklayan kahraman Tacik askerine, Şehit Enver Paşa’ya, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve tüm silah arkadaşlarına Allah’tan rahmet dilerim. Ruhları şad, Mekanları çiçekler içinde cennet olsun.
En derin saygı ve sevgilerimle!




YORUMLAR